ABİDİN PARILTI

Radikal / 03.12.2012
Hafıza zalimdir

Gönül Kıvılcım, bir kadının gözünden aşkı, geçmişi, kökleri didaktikliğe tamah etmeden anlatır. Bilir ki insan en iyi kendini anlatır. İnsan en iyi kendindeki karanlık ülkeye yolculuk yapabilir.

 

Neredeyse doğduğu günden beri masumiyetini kaybetmiş bir ülkede yaşıyoruz. Hoş, masumiyet olgusu cumhuriyetin çok da umurunda değildi, hâlâ da durum değişmedi. Dersim, Maraş, Sivas ve en son Uludere… Bu olaylara baktığımızda masumiyetten öte zalimliği görürüz. Üzeri yıllar boyunca örtülen, istatistiklerden öteye geçilmeyen, geçilmesine engel olunan bir cumhuriyet ve iktidarlar silsilesi. Bu minvalde bakıldığında bütün bu zamanlar boyunca kişisel tarihler, acılar, yüzleşmeler, parçalanmalar, eksik kalan hayatlar üzeri örtülerek yok sayılmıştır. Bu cümlelerin bile klişeleştiği, bir şekilde buna alışıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
Tarih kitaplarında üzerinde çok durulmasa da edebiyat kişisel hikâyelerin peşine düştü. Herkesin acılardan bir şekilde payını aldığı bu ülkede edebiyat istatistiklerin ötesine geçiyor ve o günleri anlatmanın derdine düşüyor. İşte Gönül Kıvılcım da Babamın En Güzel Fotoğrafı adlı romanında Sema karakteri üzerinden bir yandan kişisel tarihin içine yolculuk yapmakta bir yandan da bugünün hikayesini geçmişten koparmadan, onun temellerini baz alarak anlatmaktadır.
Kıvılcım, masum gibi görünmesine rağmen zulasında günahlarıyla ölen, aynı günahlarla yaşayan, daha doğrusu yaşamaya çalışan insanları anlatıyor. Anlattığı karakterlerin tamamında sırlar var, günahlar var, eksiklikler var ve bütün bunlarla yaşayabilme cesareti ya da cesaretsizliği var.
Sema otuz sekiz yaşında, bekâr, sevgilisinden ayrılmış, bu yüzden de mutsuz bir karakterdir. Eksik sevilmiştir. Bu kırıklık onda bakidir. Annesiyle yaşamaktadır. Ama köklerini merak etmektedir. Her aşk gibi bittiğinde mutsuzluk yaratan bir aşk mı ona köklerini hatırlatmıştır? Babasının en güzel fotoğrafı mı onu bu yola meyletmiştir? Oysa köklere dönmek nostaljiye duyulan özlemin ötesindedir. Belki de mutlu olmak için çıktığı bu yolda acılar onu yakalayacak, geçmiş onun da peşini bırakmayacak, sarsacak, örseleyecek, doğru bildiği inandığı her şey camdan biblolar gibi darmadağın olacaktır. Ama nihayetinde yüzleşecektir. Yüzleşmek rahatlatır mı, yoksa acının katmerini mi artırır?
Sema annesiyle birlikte köklerine bir yolculuk yapar. Çünkü babasının vasiyetidir. Kırmızı buğday tarlalarına gitmelidir. O bozkıra gitmeli ve çözmeli, anlamalıdır. Yol arkadaşı ise babasına ve geçmişe ait fotoğraflardır. Bir anlamda babası köklerine dönemediği, belki de cesaret edemediği için kızına vasiyet etmiştir. İnsan doğduğu topraklarda ölümden korkmayı da unutur. Babası bunu yapamadığı içindir ki kızını yıllar sonra o bozkıra yönlendirir. Kafasındaki soruları, söyleyemediği sırları kızı çözsün ister. Sema Kırıkkale taraflarına yolculuğa başlar. Yolculuk ilerledikçe tarihle, coğrafyayla, dinle, efsanelerle ve ideolojilerle örülmüş hayatlarla karşılaşır. Anlaşılır ki hiçbir disiplin insan hayatından bağımsız değil, insanı bütün bunlar el birliğiyle oluşturmaktadır. Coğrafyanın günahı insanın ruhunu örseler. Sema örselendikçe daha çok araştırır, günahların daha çok üstüne gider. 27 Mayıs’ı, Maraş’ı, sol-sağ çatışmalarını ve kaybolup giden, eksik yaşanmış hayatları öğrenir. Hafıza zalimdir ve hatırlayacak zamanı iyi bilir.
Bir hikâye ki…Sema geçmişe, 70’li yıllara döner. Bozkırın ortasındaki bir şehirde yaşananları ailesinin hikayesi etrafında düğümleri çöze çöze anlatır. Karakter her defasında bilmediği bir sırla karşılaşır, okur da aynı sırla karşılaştıkça meraklanır ve hikâyesinin aslında bu ülkenin hikâyesinden bağımsız olmadığını anlar. Sema’nın anne ve babası bu şehirde öğretmenlik yapmaktadır. Onların tanık olduğu acı olaylar kaybolmamış ve bugün Sema’ya görünmüştür. Zira her sır bir gün birisi tarafından çözülmeyi bekler. Taşradaki baskılar aile içi kopuşlar onları İstanbul’a sürükler. Sema’nın babası amatör fotoğrafçıdır. Her gördüğünü çeker ve bir gün işte o fotoğraflar Sema’yı geçmişe, köklerine götürür. Oysa fotoğraf makinesinde babası öldüğünde geride kalmış ve yıkanmamış sekiz film vardır. Sema onları gördüğünde hiçbirinde ilk defa insan sureti görmez, sadece doğa vardır. Kızılırmak ve kırmızı buğday tarlaları vardır. Yolculuk onu en başa getirmiştir.
Roman bize anlatır; insan kendinden menkul bir beden değildir. Onu oluşturan bir coğrafya, onu ayıran bir tarih ve onu parçalayan ideolojiler var. Onu ayakta tutan aşk var. Ama aynı zamanda elden ayaktan da eden… Sema sadece kendi hikâyesini değil, ailesinin de hikâyesini anlatmak ister: “Bildiği bir dilde, sırlarıyla bozkırdan koparılan bir aileyi, kendi ailesinin hikâyesini anlatmak istiyordu Sema. Kendi dilini kaybetmiş bir aileyi. Bozkır yutmuştu o aileyi ve koskoca karnında bir yerdeydi. Bu yüzden bozkırın gövdesinden, başından, ellerinden söz edebilmeliydi. Bozkırın karanlığından ve kimliğinden. Bir coğrafyanın da kimliği olduğu daha önce neden aklına gelmemişti? Bundan bahsetmediği sürece hikâye kesinlikle eksik kalacaktı. “
Babamın En Güzel Fotoğrafı’nda, Kızılırmak’ın, Hacı Bektaş’ın, Neşet Ertaş’ın savrulan, savuran sesi, toprak ve bütün kötülüklere rağmen çocukluğun güzel günleri var. Sema ve Söğüt’ün ilişkisinde ise aşk en çok toprağa ve onun kokusuyla hemhal bir biçimde var. Söğüt’ün, Sema’yı geride bırakıp gitmesi, cevapsız bırakılan sorularla doludur. Söğüt, İstanbul’u bırakıp, Kızılırmak’a yakın bir şehre gider, Sema köklerini aramak için İstanbul’dan vazgeçer. Peki bu vazgeçişler onları kavuşturacak mı, Kızılırmak gibi?
Geçmiş ve bugün iç içe anlatılır romanda. Kesintili, bağımsız bir tarih algısı yaratılmaz, aksine hepsinin aynı anda birbirini etkileyip, etkilendiği anlatılır. Kıvılcım anlatılan hikayelerin ruhuna ve romanın temel kurgusuna uygun olarak bunu ustalıkla verir. Coğrafyanın kimliği, bugünü ve karakteri de olabildiğince etkilemekte ve kişiyi oluşturmaktaydı.
Kıvılcım, bir kadının gözünden ve hassasiyetinden aşkı, geçmişi, kökleri okura didaktikliğe tamah etmeden anlatır. Bilir ki insan en iyi kendini anlatır. İnsan en iyi kendindeki karanlık ülkeye yolculuk yapabilir. O karanlık ülkeye yolculukta mutsuzlukların ve sancıların o geniş, kara delik gibi içine çeken kapısından geçer. Yüzleştikçe gördüğü, tanık olduğu yüzleri bir daha unutamaz.
BABAMIN EN GÜZEL FOTOĞRAFIGönül KıvılcımAyrıntı Yayınları2012, 153 sayfa,

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.