Yusuf Çopur

26 Temmuz 2011 – TARAF GAZETESİ
SUÇ SARAYISUÇ SARAYI

Suç Sarayı bir gel-git romanı. Hayal kurmak ve yeniden başlamak isterken etrafımıza örülen duvarları, daralma duygusunu, mutlu olmak isterken düştüğümüz kuyuların gel-git’leri bunlar. Mizahî, ironik bir dille yazılmış içli bir eser. Kasaba ve Yalanlar, Parçalı Aşklar ve Jilet Sinan’la tanıdığımız Gönül Kıvılcım’la son kitabı Suç Sarayı’nı konuştuk.

Gazeteciliğin ve yazarlığın size göre benzeşen ve ayrışan yönleri nelerdir? Gazeteciliğin gerek dil gerekse kurgu anlamında edebî yönünüze katkıları veya engelleri oldu mu? Gazetecilik de yazarlık da insanla haşır neşirdir, metotları farklı olsa da. Biri doğrudan dokunur insana. Gider, görür, konuşur, izlenimler edinir, takip eder, zenginleşir ve bu zenginliği kelimelere döker. Romanda ise var olmayan insandan da yola çıkabiliriz. Roman yazarı kelimeyi kelimeye eklerken içindeki insanı anlatabilmek için gerçek insanı deforme eder, ekler çıkarır. İçindeki bu insan onun birebir deneyimlemediği, dokunmadığı ama hayal gücüyle var ettiği bir toplamdır. Belki bir muamma. İnsan denen muammayı anlayabilmek için vardır zaten roman bence… Kitapta ana kahramanlar Mesut ve Laçin’de toplum içinde”sahipsizlik” ve yaşam içinde “hayalsizlik” duygusu hali hâkim. Niçin bu duygu hallerini işlemeyi tercih ettiniz? İnsanların arasına karıştığımda onların yüzlerine bakıyorum, dikkatlice, söylediklerinin ötesindekileri görebilmek umuduyla. İçlerine gömdükleri bir yalan, işledikleri küçük bir günah, belki kimseye anlatmadıkları bir düş… Baktıkça sezilebilir diye. Bunlar da var elbette ama işten yeni dönmüş, kıraathanede içtiği çaya şekerini yeni karıştırmış, sabah namazına az önce durmuş insanların suratlarında başka bir şey daha var: infial. Haksızlığa uğramış, adalete ulaşamamış, şuurlarında hep bu acının bilinciyle var olan insanlarla çevriliyiz. Sahipsiz hissediyoruz kendimizi, geleceksiz; ve terk etmek, bizi insan olarak, Kürt, Ermeni, engelli engelsiz, kadın erkek, travesti eşcinsel olarak değil sadece insan olarak sahiplenecek yeni ülkeler bulmak özlemiyle düşler kuruyoruz. Öte yandan, doğaldır ki, bu coğrafyaya ait hissediyoruz kendimizi, burada mutlu olmak istiyoruz. Bu bölünmüşlüğü, bir çay ocağında çaycı olalım veya Cihangirli bir yazar, farklı derecelerde de olsa hepimiz hissediyoruz. Kaybettiklerimiz o kadar çok ki. Bir dil, bir bahçe, bir köy, bir oğul… Göç, toplumsal dönüşümün sancılı duraklarından biri. Kitabınızda bu durağın insan hayatları üzerindeki etkisini görüyoruz. Ancak göç zihinsel ve kültürel bir boyuttan ziyade romanda da olduğu gibi çoğu zaman sadece fizikî bir değişim oluyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Göç sıfırlar insanı, sınırlarınız zorlanır, sahip olduğunuz her şeye, dile, bedene, kimliklerinize, ailenize, topluma yeni bir gözle bakarsınız. Aslında, göçün ya da herhangi bir değişimin bizi nasıl etkileyeceği birikimimizle birebir alakalıdır. Göç edilen yerin imkânlarından ne kadar yararlanacağımız, başka birine, bir boyut ötesine evrilip evrilmeyeceğimiz… Belki romandaki yan karakter Semih gibi değişime direnenler çoğunlukta. Almanya’da 30 yıl yaşayıp da tek kelime öğrenmemiş olmakla gurur duyanların var olması gibi. Kendi gettosundan hiç çıkmamış olanları işittik, başka biri olmaktan korktukları için dine, bayrağa sarılanları. Ama haksızlık etmeyelim, ne olursa olsun göç cesaret ister, kocaman bir yürek ister. 2009’da Radikal’deki bir yazınızda “Yıllarca hapishanelerde eziyet etmeyi bildiğimiz bir halkın önünde şimdi barışı getirmenin kibriyle değil, tarihin önümüze serdiği ayıpların utancıyla durarak boynumuzu eğeceğiz” diyorsunuz. Suç Sarayı’nda da “geciken adalet”, “hantal yargı sistemi” üzerine yoğun eleştirilerde bulunuyorsunuz. Kitabı yazmanızda güncel tartışmaların etkisi oldu mu? Evet, özellikle Hrant Dink’in ölümü ve sonrasında yaşananlar bu kitap için bir dönüm noktası gibidir. Bu ülkede yazarın sırtındaki yük arttı bence Hrant cinayetinden sonra. Yazar olma sorumluluğu. Ama Hrant Dink bildiğimiz, unutmadığımız bir vaka. Mardin Kızıltepe’de öldürülen Uğur’u kim hatırlıyor? İzmir’de dur ihtarına uymadığı için öldürdüler Baran. Belleğin arşiv odaları doldu ve taşıyor. Ne yapabiliriz? Durup kendi hayatlarımızı değerlendirebiliriz, kendi hayatımızın muhasebesini yapabiliriz. Kendi hayatlarımızdaki suçlara biraz daha yakından bakmak mesela, kanunlarda, paragraflarda karşılığı olmayan suçlara. Adalet duygusu her yerde geçerli olmalıdır, sadece kamusal alanda değil. Kalbin Adaleti diye bir bölüm var bu yüzden romanda. Yazdığınız kitaplara bakınca öyküyle roman arasında gidip geliyorsunuz. Kendinizi hangi türde daha başarılı buluyorsunuz? Öykü, yıllar boyu görmesem, kendisinden haber almasam bile yeniden buluştuğumda bıraktığım yerden devam edebileceğim kadim bir dost gibidir benim için. Mesele bu vazgeçilmez dostun kapıyı ne zaman çalacağıdır sadece… Bu arada, edebiyatta roman ile öykü arasındaki kesin sınırların da kalktığını düşünüyorum. Son yıllarda ürün veren ve romanlarından öykümsü tadlar alabileceğiniz pek çok isim sayabilirim. Benim hangisinde daha başarılı olduğumu ise okura sormalı. Anlatıcının, aynı zamanda başkahramanın aidiyetsizlik hali, romandaki hiçlik, kimliksizlik halleriyle birlikte post modern bir öğe olarak öne çıkıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Sizin ailenizde doğduğu evde ölen kimse var mı? Benim ailemde yok. Etrafımdaki hemen hiç kimsenin yok. Eskiden, insanlar doğdukları evlerde ölürlermiş, doğdukları köyün kasabanın dışına çıkmadan. Kökler eskisi kadar derinlere inmiyor artık. Dünya global bir köy oldu deniyor ama bu global köyde aidiyetsizlik duygusu şiddetle hakim herkese. Savrulmuşluk… Sahiplenmek acı veriyor. Sahiplendiğimiz bir canlıdan, bir evden, hatta bir kahve fincanından ayrılırken içimiz burkulabiliyor, acı çekiyoruz. Ben bu memlekette olmanın acısını yazıyorum bir yandan, bir yandan da insan olmanın acısını ve bu çağda insan olmanın acısını, hallerini. Buna post modern insanın parçalanmışlığı da dâhil elbette. [Taraf Gazetesi]

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.