A. Ömer Türkeş

Virgül. Mayıs 2002
SERSERİ ASIKLAR

Deli Yunus, Kunt, KİNOVA, Jilet, Cingöz, Fırlama ve diğerleri… Sokaktakiler; fark ettiğimizde kaldırım değiştirdiğimiz, yüzleri kansızlıktan karaya çalmış tinerciler, sefil perişan bir halde yaşayanlar, kısaca en diptekiler… Kasaba ve Yalanlar adlı hikaye kitabı geçtiğimiz yıl yayınlanan Gönül Kıvılcım, ilk romanı Jilet Sinan’da işte bu kimliksiz, babasız, evsiz ve sevgisiz yaşayan, daha doğrusu yaşamaya çalışan çocukların yırtıcı dünyasına, geceye, gecenin en karanlık, en soğuk ve en acımasız atmosferine, öteki Türkiye’ye davet ediyor okuyucusunu.

Sokak çocukları dediğimizde, belli bir yaş grubundaki her Cumhuriyet ferdinin çocukluk anılarında ayrıcalıklı bir yere sahip olan Kemalettin Tuğcu’nun romanları gelebilir aklınıza. Çünkü yoksulluk onun hikayelerine en çıplak ve acı halleriyle, belki de meseleye siyaseten el atan toplumcu yazarların metinlerinden daha abartılı ve ağdalı bir dille yansımıştı. Yoksul insanlardı anlattıkları; yıkık dökük evlerde yaşar, aşağılanmış işlerde çalışır, gaz tenekelerinden bozma sobalarla ısınırlardı; ev denilmesi güç barınaklarının pencereleri cam yerine naylon ya da kağıt kaplıydı, ama insani değerleri, sağlam kişilikleri, bozulmamış ahlakları, kurdukları sarsılmaz dostluk ilişkileri ile mutluydu bu insanlar. Üstelik bu kesif yoksulluktan sıyrılmak için bazı umut ışıkları da parıldardı uzaklarda: Kemalettin Tuğcu, yoksulluğu kalıcı bir yazgıya hiç dönüştürmemiş, sorunun sistem içinde mutlaka halledileceği mesajını vermişti.

Oysa Gönül Kıvılcım bir hayalin, yoksulluğun güzellendiği pembe bir anlatımın peşine düşmüyor; sistemin dışına fırlatılmış bu insanlar için geri dönülecek noktanın çoktan aşıldığının farkında o! Mekanları bazen bir viyadüğün kuytu bir köşesi, bazen bir bankamatik, çoğunlukla terk edilmiş bir izbe, şansları varsa bir dükkan olan bu çocuklar, kendilerini içlerine almayan bir toplumdan istifa ediyor, ilk iş olarak nüfuslarını yırtıp atıyorlar; nüfus cüzdanı vatandaşlık haklarını vermiyor çünkü tersine, karakolda fişlenmenin, yakalandıklarında cezalarının katlanmasının, daha fazla dayak ve daha çok acının nedeni oluyor. Başka bir tanrının, başka bir cumhuriyetin, ‘kafa kağıtsızlar memleketi’nin vatandaşlarına dair bir belgeseldeyiz artık; kimlikli topluma olan kinlerini kendi vücutlarına ve birbirlerine akıtıyor, tecavüzün, kan, şiddet ve ölümün doğallaştığı gecelerde her köşe başında bir pusunun ürpertisini hissediyorlar…

Belki de aşağıdakilerin hayatlarını anlatan romanlara uzak kalmışlığın, aslında bildik bir dünya ile edebiyatta karşılaşmanın yarattığı şaşkınlığın etkisi var Jilet Sinan’ı severek okumamda. Oysa, maddi birikim anlamında zenginlik ve yoksulluk çiftinin -insana, mekana, eşyaya, zamana ve toplumsal ilişkilere diğer bütün edebi türlerden daha bağımlı kalan- roman sanatına yansıması, sadece basit bir yansıma olmaktan çıkıp metinlerin ana teması; haline gelmesi, düşünsel ve ahlaki metaforların simgesine dönüşmesi ve giderek: sınıf savaşımının “dolaysız” bir taşıyıcısı olması şaşırtıcı değildir, Türk romanının 80’lere kadar sıklıkla işlediği, köy romanlarında “olmazsa olmaza” vardırdığı yoksulluk teması, romanı “büyük meselelere” açmak isteyen toplumcu yazarlar için bir kapı, popüler romanlar için hikayeyi renklendirici bir fon vazifesi görmüş, temel meselesini kimlik sorunu üzerine kuran yazarların metinlerinde ise değerler farklılaşmasının temsiliyetini üstlenmişti. Ancak, ne geçmişte en canlı ve gerçekçi anlatımını Orhan Kemal, Sabahattin Ali ve Sait Faik gibi yazarların metinlerinde bulan yoksullar dünyası, ne de 80 sonrası terk edilen bu geleneksel temayı farklı biçimsel arayışlarla işleyen Latife Tekin ve Metin Kaçan’ın gecekondu ya da kenar mahalleleri, Gönül Kıvılcım’ın anlattığı yırtıcı geceleri, soğuk ve ürkütücü sokakları barındırıyorlardı.

Son yıllarda Oktay Güzeloğlu’nun Beyoğlu’nda Garibanın Otopsisi Yapılmaz (1997), Sabahattin Demiray’ın Masalcı (1999), Ata Türker’in Tanrının Çocukları (2001) gibi tek tük örneklerine rastladığımız bu akıldışı dünya, kentin varoşlarında değil, kapitalizmin yeni bir aşamasının sembolü olarak İstanbul’un tam göbeğinde sürdürüyor varlığını. Kıvılcım, gazetecilik yaptığı yıllarda sokak çocukları ile ilgili bir haber peşindeyken tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı öteki İstanbul’u kimi zaman o çocukların bakış açısından, kimi zaman bir anlatıcının ağzından aktararak roman kişilerinin tinerden bulanıklaşmış duygu ve düşüncelerini, hayat hakkındaki tasavvur ve tahayyüllerini hem içerden hem dışarıdan yansıtmaya çalışıyor. Okuyucuya cehennemi hatırlatan bu atmosferi her gün teneffüs eden gencecik insanların hayatlarından kesitler verirken, kendi içlerinde sürdürdükleri sıcak duyguları, dayanışmayı, dostluk ve sevgiyi de işleyerek romandaki ve hayatın kendisindeki trajediyi derinleştiriyor.

Yazar yabancı olduğumuz sokak diline ağırlık verip metinden soğutmamış okuyucuyu: argo sözcükleri yerli yerinde ve anlatımı zenginleştirecek bir biçimde kullanmış… Bu anlatıma bir örnek vermek ve anlatılan çocukları daha iyi tanımak için kitapta Jilet Sinan’ın bilincinden savrulan bir ifadeye kulak verelim isterseniz:

Adımımızı attığımız yerde filmlerdekinden [bile] güzel villalar bitecek, düğün sofralarını aratmayan masalarda sinema afişlerinden göz kırpan kızlarla yemek yiyecektik. Fantezilerimiz kutularından fırlıyor, etrafımızda dans ediyordu. (…)

Kabuklarımızdan zorla çıkardılar bizi. Başımıza kaka kaka dünyanın düz değil yuvarlak olduğunu öğrettiler. Bu yuvarlak dünyada dürüstler yerine namertler, düşler yerine tefeciler iş yapıyordu. Hırs, içimizde patlayan havai fişekler gibiydi. Yemin ettik. Eğer dünya dönüyorsa biz de tersine çevirecektik.

Belalıydık bundan böyle. Mademki belalılar topluyordu parsayı, defterini dürecektik topunun. Av köpekleriydik. Geceleyin mazın [zengin, paralı kimse] adam bekledik, Cüzdanı vermedi mi acımadık, apandisini aldık. Yakalanınca polis dövemeden, jiletle kolumuzu bacağımızı kestik, façamızı kendimiz attık.

Sonda Jilet ve Gül’ün kaçışı, hızlı, heyecanlı ve etkileyici bir atmosferde sürüyor; bu bölümde yazarın sokaktan uzaklaştığını, Jilet tipini başka bir dünyaya taşıdığını ve Jean-Luc Godard’ın Serseri Âşıklar filmini hatırlatan bir anlatıma döndüğünü görüyoruz. Kurumlaşmış bir yazınsal sinema anlayışına tepki olarak İtalya’da “Yeni Gerçekçilik” ve Fransa’da “Yeni Dalga” olarak gelişen akımlarda ayrıcalıklı bir yer verilen arka sokakların, ölüm ve şiddet temalarının iyi işlendiği örneklerden Serseri Âşıklar’ da hayattan beklentisi olmayan, hiçbir değeri umursamayan, hırsızlık yapmaktan -en çok da araba çalmaktan- çekinmeyen, hatta kılı kıpırdamadan cinayet işleyen amaçsız serseriyi ilk kez tattığı aşk bile hayatla barıştıramamıştı… Filmde Jean Paul Belmondo ve Jean Seberg’in canlandırdığı sevgililer unutulmaz bir kompozisyon çizmişler, yıllar sonra Richard Gere ile Valery Kaprisky’nin aynı filmin Nefes Nefese adlı Hollywood versiyonunda ki aşkları onların yanında çok sönük kalmıştı. Jilet ve Gül’ün şık giysiler ve son model -çalıntı- arabalarla hız sınırını aştıkları kaçış, işte o filmi, Serseri Âşıklar ‘ı hatırlattı bana. Ne yazık ki İstanbul’un tinerci çocukları bir Belmondo imgesini tazelemek için fazlasıyla çelimsiz ve ezik; yazarın anlatımında bir sorun olmadığı halde hikayenin inandırıcılığı biraz zedelenmiş, ama yazarın kişilerine duyduğu sevgiden kaynaklanan bu zaaf, ne Jilet Sinan’da karşılaştığımız meselenin çarpıcılığını ne de romanın edebi değerini azaltıyor. Beğenelim ya da beğenmeyelim, İşte bu bizim hikayemiz…

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.