Nazan Özcan

Milliyet Sanat. Şubat 2004
Öykünün Rayihası Olmalı!Öykünün Rayihası Olmalı!

Aşk, ilişkiler, kadın – erkek bakışı, ihanet, aldatma, ulaşamama, üçüncü biri… Tüm bu zor konular, Gönül Kıvılcım’ın yeni öykülerinde: ”Parçalı Aşklar”.

Hepimiz öle dirile yaşamadık mı aşkı, ilişkilerimizi? Yaşadık. Ama yazamadık. Sanki bizim yerimize yazmış Gönül Kıvılcım ”Parçalı Aşklar”ı. Okurken ”Tam da buydu işte söylemek istediğim,” dediğiniz türden. Bir tek aşklar değil söz konusu olan öykü kitabındaki. İyilik – kötülük, Doğululuk – Batılılık yani ‘öteki olma’ durumu da var. ”Kasaba ve Yalanlar” ile öykücülüğünü, ”Jilet Sinan” ile romancılığını kanıtlayan Gönül Kıvılcım, beş buçuk yaşındaki oğlu Yakup’u büyütürken yazınını da es geçmiyor.
Aşk, parça parça bir şey midir?
Bu kitap en genelinde ilişkileri sorguluyor. O yüzden sadece aşka odaklanmayalım. Aşk tarihsiz bir şey. Bir an parlayan bir duygu. İlişkilerinse bir tarihi var. O yüzden de acı veriyor ve o yüzden de parçalanıyor. Ve parçalananlar kalır; beraber yaşanılanlar, çıkılan seyahatler. Bir sürü kırıntı, parça kalıyor geriye.
Öykülerde ciddi anlamda aşkla, ilişkinin bambaşka şeyler olduğunun altı çiziliyor.
Bu öne çıkıyorsa sevindim. Aşk üzerine herkes bir şeyler söylüyor. Onları tekrar etmek istemiyorum. İlişki farklı bir şey. Şu anda yaptığımız, yaşamın her alanında, olayları tarihten koparmak. Bunu ilişkilerde de yapıyoruz. Aşk istiyoruz. Tarihsizleştirme diyorum ben buna, yaşamın her alanında var. O yüzden ilişkilerden de kaçıyoruz. Yok böyle bir şansımız. Ya yalnız kalacağız, belki daha derin, daha acılı ama daha anlamlı şeyler olan ilişkileri yaşayacağız.
Anlattığınız ilişkilerde bir mesafe var hep.
Benle öteki arasında bir mesafe… Bazen eksen Doğu – Batı oluyor, bazen kadın – öteki kadın, bazen de kadın – erkek. Ben ve öteki arasındaki mesafe hakkında bütün öyküler. Öteki; içimizdeki benin karanlık yüzü. Batı’nın ötekisi biziz, bizim ötekimiz Araplar. Onlar gibi olmak istemiyoruz, sözlükten Arapçayı çıkarıyoruz. Kendimizi Avrupalı sınıfından görmeye çalışıyoruz. Avrupa’ya soruyoruz, ”En güzel kim, ben miyim?” Kıstasların hep Avrupa tarafından belirlenmesi de beni rahatsız ediyor.
Kitabın toplamına baktığımda ortaya şu çıkıyor: Mutlu aşk yoktur. Yanılsama mı yaşıyoruz yani aşık olduğumuzda?
Aşk uzmanı gibi cevap vermek istemiyorum! Ama kadın erkek arasındaki ilişki zor. Tutmaya çalıştığımız her şey elimizden kayıyor. Daha kaliteli yaşamı istiyor modern insan. İlişkilerde de aynı şeyi talep ediyor. Mutsuzluk belki orada giriyor devreye. Her şeyi ilişkilere yükleyerek yaşıyoruz, diğer şeyler bitti. Neden bilmiyorum ideolojiler, idealler tüketildi. Şimdi gelip tıkandığımız yer ilişkiler. O bizi kurtarsın, ilişkiler yüceltsin insanı istiyoruz. Duygudansa dokunayım, tene değeyim diyoruz. Elimizdeki ile mutlu olmuyoruz, daha talepkarız. Bu sonunda yalnızlaşmayı getiriyor. Çağın ruhu diyorum ben buna. Bir bulut var sanki dünyanın etrafında dönen. Bir ilişki bulutu ve onu anlamaya çalışıyorum. Çünkü yazmak, dünyayı anlamak.
Öykülerden birinin kahramanları Bayan Gözyaşı ve Bay Hissiz. Genelleme olabilir mi bu?
Sayılabilir. Hem kendimden yola çıkıyorum hem de bana anlatılanlardan. İlişki uzadıkça, erkeğin giderek hissizleşmesi, duyarsızlaşması oluyor hep. Bay Hissiz’i erkekler acımasız bulabilir. Ama bazı şeyleri biraz da aşırı uçlara giderek anlatmayı tercih ediyorum. Öykünün rayihası olmalı, düz düz anlatamıyorum, abartıyı o yüzden seviyorum. Bu öykülerin dilini buluna kadar çok uğraştım ben.
Uğraştığınız belli çünkü aşk çok çabuk arabeskleşebilirdi.
Benim için tek anahtar kelime sabır. 2001 yılında başlamışım yazmaya, sonra bir kenara koymuşum. Geçen yaz da bir romana başladım, ancak romandan önce bunları bitirmek istedim. Canım öykü yazmak istedi. Günlüğüme baktım, not almışım, ”Bu öykülerin dilini arıyorum,” diye. İlişkilerdeki, kimliklerdeki parçalanmaya tekabül eden bir dil arıyordum. Ve o da son bir yıl içerisinde oluştu ve kitap ortaya çıktı.
Kitapta kadının cinselliği es geçilmemiş.
Çok mu aşırıya gittim diye soruyorum bazen. Hayır, kadının cinselliği var ama yazılmıyor. Burada pornografik olmamak önemli. Bütün doğallığı ve yalınlığıyla olsun istedim. Şehvet önemli bir duygu. Kadın da yaşıyor, yalnızca erkek değil ki. Bir bardak su içmek gibi. Bu, erkek kalemlerle çok çirkinleştiriliyor. Beni en rahatsız eden şey, kadının cinselliğini de erkeğin yazması. Ben sadece kadın yazarlar kadın cinselliğini yazar demiyorum ama müstehcen olmamalı.
Kitapta kadınların aşk ve ilişki acıları var, erkeklerinki yok gibi.
Bir yandan dünyayı kadın erkek diye ikiye ayırmak istemiyorum ama kimliğin dünyaya bakışı belirlediğini düşünüyorum. Bu öykülerde kadının erkeği ve aşkı anlama çabası da var.
Aşıklar cehennemliktir diyorsunuz.
Bazı şeyler okurun kafasında soru oluştursun istiyorum. O da öyle düşünmüş mü acaba? Aşk belki de bu dünyaya ait bir şey değil. Günahı da içinde barındırdığına göre çok cennetlik de değil. Cehennem belki çok kötü bir yer de değil. Ters köşeye yatırmak gibi.
Son öyküde iyilik ve kötülük sorgulanıyor, nedir iyilik, nedir kötülük?
İçimizde kötücül içgüdüler var, yok demek yalan söylemek gibi geliyor bana. Benim için çok temel sorular ve çelişkiler. İyinin mi peşinden gitmeliyiz, kötünün mü? ”İyi şeytan mı, Allah mı?” diyor bir karakter. İyi doğru mudur, doğru iyi midir? Çünkü hep iyi olmaya çalışırken öteki ayağımız kötüye gidiyor. Günahı takip ediyor. Tutkuların peşinden gidersek kötü ayağa doğru gideceğiz. Önümüze atılan ve doğru bellememiz istenen pek çok klişe var. Aşk, ölüm, iyilik, kötülük konusunda da var. Bunları tersine çevirmeye çalıştım, öteki taraftan bakmayı. Bu konular edebiyatı başından beri meşgul ediyor zaten.
Zor değil mi bunların cevabını bulmak?
Zor. Bundan sonraki kitabım biraz neşeli olsun istiyorum. Yazarken de zorluyor. Bir yandan da anlamak istiyorum.
Kitapta her ne kadar kötü ilişkiler anlatılıyorsa da tuhaf bir kabullenmişlik ve sakinlik mevcut.
Ben aklı karışık yazarları sevmiyorum. Yazarın aklı önce karışmalı ama sonra durulmalı. Ondan sonraki noktada yazmalı. Aklım karışık olduğunda hayatı yaşamalıyım. Böyle çok uzun dönemlerim oldu. Yazar önce soruların cevaplarını bulmalı, sabretmeli. Dünyayı anladığında kendini iyi hissediyor insan.
Önce öykü, sonra roman ve şimdi tekrar öykü. Böyle bir sıralamanız mı var?
Şu anda revaçta olan roman ama ben piyasaya göre belirlemek istemiyorum durumumu. Malzeme belirliyor ne olacağını. Ben öykünün dilini, gerilimini seviyorum. Romanda yayılabilirsiniz, sağa sola yalpalayabilirsiniz. Öyküde bir ip üzerinde gidiyorsunuz ve düşmemek zorundasınız. Arada da güzel bir gösteri sunacaksınız. O gerginliği seviyorum. Bu kitapta çok yoruldum, biraz abartılı olacak ama bir öykü için bir roman kadar uğraştım.
Başladığınız romanın konusu nedir?
Geçen yaz başladım. Artık kadınları anlatmayacağım. İki erkek kahraman var.
Tiyatro oyunu yazdığınızı söylediniz.
Tiyatroya yakınlığım üniversiteye dayanıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde tiyatro kulübündeydim. Kısa sürdü ama demek ki sevgi bitmedi. Tiyatronun farklı bir dili var ve diyalog yazmayı seviyorum, bunu becerdiğimi düşünüyorum. İlişkileri bu kadar inceledikten sonra hızımı alamadım yani; başladım ve belki romandan önce bitiririm.
Gazetecilikten geliyor olmak yazarlığı kolaylaştıran bir şey mi?
Gazetecilikten gelmiş olmak evet, gazetecilik yapıyor olmak hayır. İnsanların kendini yazarlığa vakfetmesi gerektiğini düşünüyorum. Kocamın eline bakıyor olmak bana çok ağır geliyor, bundan kurtulmak istiyorum ama böyle bir seçim yaptım. Gazetecilik çok yüzeyde gezinen bir iş çünkü. Edebiyat bencil bir şey, çocuk gibi. Çok talepkar ancak onun taleplerini yerine getirdiğinizde ondan istediğiniz verimi alabiliyorsunuz. Öte yandan gazeteci olarak insanlarla yakın ilişki, dünyayı tanımak, kalemimin açılması tabii ki bana çok şey kattı.
Edebiyat da çocuk gibi bencilse ikisine birden nasıl yetişiyorsunuz?
Zor oluyor. Sabahleyin oğlumu yuvaya yolluyorum, ondan sonra zihnin gölünde özgürüm, özerkim. 4’de o gelene kadar. Kendi iç sesini dinlemektir yazmak, bunu yalnız olduğum saatlerde beceriyorum ancak. Çocuk ayak bağı değil, bir zenginlik aynı zamanda. Yazma saatlerinden sonra yaşamın kendisi başlıyor. Çocuk olmasa da zaten günde 8 saat kapanıp yazan bir yazar olamam. Dışarıdan bir tetikleyici arıyorum. Yakup’un doğumu ”Kasaba ve Yalanlar”daki öyküleri tetikledi mesela.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.