Şebnem Atılgan –

E dergisi. Mayıs 2002

Kurgu ile gerçek arasında bir şehir kahramanı: “JİLET SİNAN”Kurgu ile gerçek arasında bir şehir kahramanı: “JİLET SİNAN”
Bir sokak çocuğu. Adı Jilet Sinan. İstanbul’un Kıyısında. Ama tam da şehrin ortasında yaşayan yüzlerce sokak çocuğundan biri. Kitabın yazarı Gönül Kıvılcım “Jilet Sinan”la şehrin bir başka gerçeğini okura “anlatıyor”.

Kıvılcım için sokak çocukları, yazar duyarlılığının yaşamla yan yana, geldiği bir buluşma: yazar, sokak çocuklarının yanında duruyor, onları seviyor. Bu yüzden’’ Jilet Sinan’, ”Bir metropol, büyük şehir romanı, Bu şehrin manzaralarının ve kimliğinin bir parçası. Ama şehri anlamaya gelince onlara hiç yer verilmiyor, Şehrin kenarında yaşayanlara, şehrin anlatılarında yer açan bir roman ‘Jilet Sinan’, onlar da tıpkı kadınlar gibi resmi tarihte yoklar…’
Jilet Sinan acımasız bir şehrin tam da kıyısında yaşayan gencecik insanların romanı Onlar sokakta yaşayan insanlar… Sokak çocukları…
Bazen yazarlar konuyu bulur, bazen de konular yazarları… ‘Jilet Sinan’ bir sokak çocuğu; sokakta yaşayan bir genç insan. Konunun beni bulmuş olması da bir tesadüf değil elbette… Böyle bir konu anlatmak istediklerime çok denk düştü, diyebiliriz, Tekrar geriye dönüp baktığımda 1996-1997 yıllarıdır çıkış noktam, şehirdeki şiddetle kafamın çok meşgul olduğu dönemlerdi, Gazetecilik yapıyordum: bir yandan karakollara gidiyor, intiharları deneyen insanlardan tutun da pek çok olaya karışan insanlarla konuşuyor, bir yandan da İkitelli’ ye gidiş gelişlerimde şehrin değişen yüzü ile karşı karşıya kalıyordum, Şehrin değişen yüzü bir tür görsel şiddetti benim için. Tüm bunların yanında sokaklarda gördüğüm insanlar: kolu kanadı kırık dilenmeye çıkanlar ve diğerleri… Yaptığım iş, şiddete çok daha yakından tanık olmama neden oluyordu. şiddetin her türüne.,. Aile içi,.yasal ya da yasal olmayan sokaktaki şiddet… Sokak çocukları, tüm bu duygularım karşısında anlatmak istediklerime uygun düştü… Bu anlamda Jilet Sinan’ın başkaldıran bir roman olduğunu düşünüyorum.
Konunun sokak çocukları olması, şiddetin dillendirilmesini kaçınılmaz kılmış.
Her ne kadar konusu şiddet olsa da, şiddete başkaldıran bir roman… Böyle olduğu için de mümkün olduğunca dildeki şiddeti kıstım. Sokakta yaşayan çocukların, insanların dünyası çok çok gaddar…
”Dil” derken. Onların konuşma dillerinden Söz ediyorsunuz değil mi?
Evet; benim için ”dil” -romanın anlatımında kullandığım” çok önemliydi. Benim yaşadıklarım, gördüklerim. Tanık olduklarımla, sokakta yaşayan çocukların hissettikleri okuyucuya geçsin istedim. Bunu en iyi, kullandığım ”dil” ile başarabilirdim.
Ben dildeki şiddeti mümkün olduğunca kıstım. Çünkü zaten çok dramatik bir dünyayı anlatıyordum. Bu dünyayı. Romanı daha sarsıcı kılmak için. Bir delikanlının ağzından ve daha erkeksi bir dille aktarabilirdim. Daha içerden bir dille. Ama bu şiddetin üretildiği koşulları seyirlik kılardı. Normalleştirirdi. Bense daha evrensel. Duru ve farklı bir duyarlılık taşıyan bir dil tercih ettim. Çünkü onların maruz kaldığı şiddet okuyucuya geçsin istedim. Seyirle kalınmasın. Sokak çocukları, ana karakteri şiddet olan bir dünyada -zamanda- yaşıyorlar. Bu dünyayı daha az dramatize ederek yazmak çok zordu. Çok maçoz bir dille anlatmak. Okuyucu için daha sarsıcı olabilirdi. Fakat ben bundan özellikle kaçındım. ”Dil’deki şiddeti tutmak” derken bunu anlatmaya çalışıyordum. Ben okuyucuyu sarsmak değil hikayeyi usul usul anlatmak istiyordum. Her yazar etkilemek ister okurunu. Ama bunu sarsmadan, daha dışarıdan, anlatmak istediği dünyayı farklı bir açıdan göstererek, daha tarafsız bir konumda durarak yapmayı da tercih edebilir.
Okuyucu, Gönül Kıvılcım’ı öyküleri ile tanıdı. Bunlar kadın dünyasını -kadınların yaşanan ama tarihe geçmeyen zamanlarını- anlatan öykülerdi. Şimdi ise çok gerçekçi bir roman ile okurun karşısına çıkıyorsunuz. ‘ Jilet Sinan’ bir roman olmasına karşın, bana daha çok öykü tadı verdi.
Aslında kendi yarattıklarıma baktığımda, öykü ile roman arasındaki sınırın çok muğlak olduğunu düşünüyorum. Galiba öykü ile roman arasında çok keskin ayrımlar yapamıyorum.
Çünkü öykü yazdığımda, bunlar uzun öyküler oluyor; sonu biraz roman gibi, içinde yaşamın anlamını sezmeye davet eden satırlar… Ama belki öyküyü çok severek yazıyor olmam, roman diline de yansımış olabilir. Zaten klasik dilde de yazmıyorum. Çok uzun tasvirler yapmıyorum. Anlatmak istediğim ”şey”i belirlediğimde, onu ”dil”e nasıl yansıtabileceğimi düşünüyorum sürekli… Bu bazen o kadar sezgisel oluyor ki… Sezgileri de büyük oranda kurgulayarak dile taşıyorum. Bugün, ”yazıda fren yapmak” nasıl olur diye düşünüyordum, örneğin… Gürül gürül akıp giden bir metnin tam ortasında, nasıl durur ve fren yaparsınız.
Jilet Sinan’daki cinayet sahnesi de biraz böyle… En azından ben böyle kurgulamıştım.
Romanda etkilendiğim anlatımlardan biri de bu cinayet sahnesiydi. Ama bu biraz benim ile ilgili bir şey. Cinayet sahneleri oldum olası ürkütür beni… Jilet Sinan’da ise, işlenen cinayetin tamamen gerçek olduğuna inandım. Öyle okudum… Daha doğrusu o sayfaları beklettim. Sonra okudum…
Anlıyorum: verilen cezanın şiddeti seni korkutmuş olmalı. Şişe, ispiyona verilen bir cezaydı. Bu cezanın arkasından da cinayet geliyor. Az önce söylemek istediğim buydu; cinayetin kurgulanması… Gürül gürül akan bir anlatımda birdenbire bir fren yapılıyor Cinayet işleniyor. Olay görselliği yoğun bir sahne ile destekleniyor. Üst üste ceket giyerek dolaşan bir sokak çocuğu efsanesi… Sokakta anlatılan o kadar çok efsane var ki, ceketli çocuk efsanesi de bunlardan biriydi. Gerçekten böyle birisinin yaşayıp yaşamadığını bilemiyorum, ama bana da çocuklar anlatmıştı. Çok hoşuma gittiği için kullandım. Gerçekdışı bir kahramanı dile yansıtmaya çalıştım. Sokak çocuklarının yaşadıkları zaman, bizim zamanımız değil. Tiner, onları bambaşka, hayallerin bile gerçekdışı olduğu bir zamana taşıyor. İşte şiddeti yaşadıkları ”zaman” da bu anlar…
Biz sokak çocuklarını tehdit olarak görüyoruz. Onlar ise bütün bir yaşamı tehdit olarak görüyorlar. İşte, okurun duyumsamasını istediğim bu. Belki şöyle söyleyince daha kolay anlaşılır: Suyun akışını tersine çevirmeye çalıştım. Benim bu konular üzerine yazmaya çalıştığım yıllarda, sokak çocuklarının esamesi okunmuyordu. Sonraları birtakım cinayetlerle gündeme gelmeye başladılar. Bu cinayetlerin arkasından, hep bizlerin güvenlik hakkından söz edildi. Evet, elbette güvenlik hakkımız korunmalı ama ya onların yaşama hakkı ne durumda? Bu nedenle biraz akışı tersine çevirmeye çalıştım. Okuru biraz da anlatıcının gözünden bakmaya zorladım.
Zor ve sınırları oldukça geniş bir konu seçmişsiniz. Romanın yeterli anlatıma ulaştığına nasıl karar verdiniz? Elinizdeki malzemeler düşünüldüğünde… Ama romanı istediği yerde bitirmek de yazarın tercihi ve kararı elbette…
Bu sorunun cevabını vermek zor. Biraz sezgisel bir şey… Şunu söyleyebilirim, okuduğunuz roman ‘ Jilet Sinan’ın ilk yazılışı değil. Hatta geçen yaz romanın sonunu değiştirdim; çünkü kurgunun fazla havada kaldığını düşünüyordum. Ama romanın iskeleti üç ay gibi bir zamanda kuruldu.
Daha uzun bir roman olabilir miydi?
Olabilirdi. Bir ara daha uzundu fakat ben daha sonra bazı bölümlerini çıkarttım. Malzeme o kadar çok ki… Kullanmadığım çok fazla bilgi var. İntiharlar, kendilerini yakanlar, benim tanık olduklarım… Örneğin, boğazından göğsüne kadar kendini yakan birine geçmiş olsuna gitmiştim. Ameliyat sonrasında konuştuğumuzda, kendini nasıl yaktığını anlatmış, böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih ettiğini söylemişti.
Sokakta hikaye çok… Fakat ben daha düşünsel bir hikaye yaratmak istedim. İstediğim etkiyi uyandırabilmesi için de bazı bölümlerden vazgeçmem gerekiyordu.  Jilet Sinan’ın yaşamın ta kendisi gibi bir roman olmasını istedim. Tabii benim gördüğüm şekilde bir gerçeklik… Herkes kendi gördüklerini farklı şekilde anlatır.
Romanın sonu da biraz böyle… Düz bir son. Amerikan filmlerinde olduğu gibi büyük patlamaların, vurgunların ya dil cinayetlerin işlendiği bir son da seçebilirdim. Oysa Sinan, bir anlık normal yaşam duygusunu tattıktan sonra, polise teslim olur. Yine de bu an içinde, kendini ve aşık olduğu kızı öldürmek ister, fakat yapamaz… Bu sonla da onların trajedisinin daha gerçekçi olacağını düşündüm.
Ben de romanın sonunda çaldığı cipin aslında onun gerçek yaşamdaki görüntüsü olabileceğini düşünmüştüm. Bir sokak çocuğu olmak zorunda kalmasaydı. Ya da zengin bir adamın oğlu olsaydı, altında cipi, yanında sevgilisi ile dolaşıyor olabilirdi. Gerçekten sınan diye birisi var mı?
Hayır; ama kahramanım olan Sinan, benim karşılaştıklarımın bir bütünü… Sinan diye birisi var ama birebir sokakta ki Sinan değil…
Bazıları Sinan gibi şiir yazıyor, biliyor musun? Beni şaşırtan şeylerden biriydi onların o duyarlı halleri… Bazılarının şiirleri çok arabesk olduğu halde bazılarının şiirleri çok duru, bir şairin kaleminden çıkmış gibi… Çünkü bizim anlamadığımız farklı bir duyarlılıkları var, Birisi çöplerinde yaşadığı otelini terk etmek zorunda kalmış. Oteldeki havlularına, pirelerine falan yazdığı bir şiir vardı. Yaşama ilginç bir duyarlılıkla yaklaşıyorlar. Fakat bu yüzlerini çok sonraları -daha da çok onlar izin verdiği oranda- fark ediyorsunuz. Kimseye güvenmiyorlar. Kendilerine de güvenmiyorlar. Sokağın kurallarından biri. Yaşamları bunu gerektiriyor.
Anlatılanlar kurgu ile gerçeklik sınırı arasında. Gerçekler, bu tür romanlarda yazarın kurgusal yaratıcılığını destekler mi? Yoksa yaşam her şeyi -gerçek kurgu- yazara sunmuş mudur?
Kurgu, tabii ki yazarın yaratıcılığını destekler. Yazarın anlatmak istediği bir derdi varsa, bunu dış dünyayı dümdüz, olduğu gibi yansıtarak yapması zordur zaten. ‘Jilet Sinan’da alttan alla iyiler ve kötüler, iyilik ve kötülük teması işlenir örneğin. İyiliği güçlüler kendilerine atfeder, kötüler ise onların dışında kalanlar, zayıflardır. Ama kötülük zorunlu olabilir. Ya da kötüler bizler olabiliriz. Sokaktakileri olduğu gibi kabul etmediğimiz için örneğin. Anlamaya çalışmadığımız için. Jilet Sinan’ın kamikazeyi çalıştırıp gondolları tam tepede durduğu bir an vardır romanda. Jilet’in hislerinin okura geçmesi, durdukları yerden dünyanın nasıl göründüğünü dışarıdakilere hissettirmek içindir bu. Romanın içinde tamamen kurmaca bir andır tabii. Gerçekliğe tekabül etmeyen; ama yazarın derdini anlatmak için kurduğu bir bölüm.
Roman acımasız bir şehrin romanı… Bu anlamda Jilet Sinan’ın bir metropol romanı (Bu doğru bir tanım mı?) olduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet ‘Jilet Sinan’ bir metropol, bir büyük şehir romanı. Bu şehrin manzaralarının parçası onlar, kimliğinin bir parçası. Ama şehri anlamaya gelince onlara hiç yer verilmiyor. Şehrin kenarında yaşayanlara (mecazı anlamda) şehrin anlatılarında yer açan bir roman ‘ Jilet Sinan’, Kadınlar gibi resmi tarihte de yoklar onlar çünkü. Dışlanıyorlar tarihten ve anlatılardan.
Bu romanla yazarın, şehirle ve şehirdeki şiddetle hesaplaşması bitti mi?
Çok klişe olacak ama sokak çocukları hala kanayan bir yara. Bu yara kanamaya devam ettiği sürece hesaplaşmanın bitmesi çok zor. Ama sokak çocuklarına benzer koşullarda yaşayan çok fazla insan var. Ben de yaşamın başka bir kıyısına itilmiş başka insanları yazarım belki ama Sinan’ların devamı olmaz herhalde… Çünkü bu roman bitti. Yazıldı ve bitti… Onlardan bazıları ile arkadaşlıklarım devam ediyor. Yine de bu, onlarla ilgili başka bir çalışma yapmam için bir neden değil…

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.