Kirli su (21 Eylül 2015)

Yanımızda. Hepsi yanıbaşımızda. Sanat. Ölüm. Sarsıcı haberler. Sarsıcı yapıtlar.

Adalara, Beyoğlu’na, Karaköy’e yerleştirilmiş ufaklı büyüklü çerçeveler, vidyolar, devasa hayvan heykelleri. Köpük köpük Boğaziçi. Vapur. Sanat rotaları. “Tuzlu Su.”

Kavramsal çerçevesi “Tuzlu Su” olan 14’üncü İstanbul Sanat Bienali kapsamında zorlanan sınırlara çekiliyor dikkatimiz. Dışarıdaki “barbarca edimlere”, bunun içerideki çekirdeğe sızışına, sanatçının ürettiği biçimlere, gündelik hayata, içerinin ve dışarının iç içe geçmişliğine.

Çocukların kıyıya vurmuş cesetleri Bienal kapsamında değil. Ama küratör Carolyn Christov-Bakargiev diyor ki: “Tuzlu Su öncelikle sanat yapıtlarından oluşan bir sergi olmakla beraber, kırılganlaşan sınırlarını zorlayarak bir çok yoldan sergiye dahil olan bir dışarısı söz konusu.” Evet, dışarısı sarsıyor bizi. Öncelikle sanat eserleriyle değil tabii. Hayatın, basının, dünyanını çivisinin çıkmışlığının gözümüze soktuğu resimlerle.

Tuhaf günlerden geçiyoruz. Yunanistan’ın cennet adaları cehennem görüntüleri sunuyor. Otuz bin kişilik Kos adasına yedi bin Suriyeli ve Afgan göçmen sığınıyor. Kaçak göçmenlerin bir kısmı kavuran yaz sıcağında gölgesiz bir stadyuma kapatılıyor. Demir parmaklıklara yapışmış göçmenlerin kızgın görüntüleri “Tuzlu Su”yun yanında, çok yakınında.

Sıcaktan her on beş dakikada bir kişi bayılıyor stadyumda. İstanbul’da, tavanında fırıl fırıl dönen pervanenin serinlettiği dairemde tıklıyorum haberi.

Kos. Uzaklarda bir yaz. Oğlumla Bodrum’dan geçerek gerçekleştirdiğimiz günübirlik o tatil. Tuzlu sudan alınıp pişirilmiş nefis kalamarlar. Tabak dolusu.

Yakın kıyılar. Bodrum. Dünyadan habersiz Aylan Kurdi’nin akıllardan kolay kolay çıkmayacak; bir anneyi, bir babayı, bir insanı çaresizlikten çıldırtabilecek fotoğrafı. Limni; belinde şambreli, başında siyah başörtüsüyle bir başka mülteci. Macaristan’dan Avusturya’ya yürüyerek giden, otoyolda polis barikatını aşan, “Almanya” diye haykıran sığınmacılar. Giderek kirlenen su.

Bir tıkanma, bir boğulma hissi.

Sanat bir ölüm kalım savaşıdır bundan sonra. Görünmeyeni görünür kılmak, modernite eleştirisi yapmak, başkaldırmak gibi afilli sözlerin yanı sıra, ölmemek için yazıyoruz, montajlıyoruz, resmediyoruz. Çürümemek için. Yaklaşan tufanda ayakta kalabilmek. Çünkü koptu kopacak hissediyoruz.

“O an yapabileceğim bir şey yoktu. Tek yapabileceğim o çığlığı dünyaya duyurmaktı” diyor Aylan Kurdi’nin fotoğrafını çeken muhabir. Ölmemek, nefes alabilmek için atlıyorum Kabataş’tan Adalar vapuruna. Tuzlu Su’yun tam ortasındayım. Aran Villar Rojas’ın muhteşem heykellerine yakından bakabileyim diye.

20150906_160252Büyükada’ya inip fayton yolunu buluyorum. Kavurucu sıcakta uzun bir yoldan sonra beliriyor bembeyaz heykeller. Şiirsel ve hüzünlü. Dünyanın kendisi gibi. Yanında bir karpuz ve çapayla uyuyan aslan heykeli. Sırtına balık ağlanı yüklenmiş bir bizon. Tüyleri bozarmış bir tavuskuşu. Kimbilir, tufandan önce, Nuh’un gemisini arayan bir gergedan. Hepsinin sırtında bir yük. Herkes sırtında kendi günahını taşıyor.

Ve sıcakta kıyıya vurarak, dalgalarla kendini hep hatırlatan tuzlu su. Dibine dalıp dünyanın dertlerinden kurtulabileceğimiz.

Ama resimler peşimi bırakmıyor. Ne kadar dibe dalarsak dalalım dışarıyı unutmak mümkün değil çünkü.

Taksim’de el açmış Suriyeli çocuklar, Arapça yalvaran babalar, canlı renkte elbiseleriyle kaldırımlara serilmiş güpgüzel kadınlar.

Bizi yıkan büyük dertler ve bizi ayakta tutan küçük şeyler.

Suruç’ta mülteci kamplarında kalan Suriyeli kadınların hijyenik ped, çocuk maması gibi acil ihtiyaçların yanı sıra makyaj malzemesi de talep ettiğini anlatıyor, tesadüfen Ankara’dan İstanbul’a bir otobüs yolculuğunda yanıma düşmüş, Urfa Suruç’ta öğretmenlik yapan, imam hatip lisesi öğretmeni bir yolcu.

20150906_151443Bienalin küratörü Carolyn Christov-Bakargiev’in, Arter’deki sunum yazısında alıntıladığı şiir gibi:

Küçük zevkler dindirmeli büyük trajedileri

Bu yüzden sakınmam sözümü

Savaşan orta yerindeki bahçeleri anlatırken (Vita Sackville, Bahçe adlı kitaptan, 1946)

Büyükada’da, Troçki‘nin İstanbul’da geçirdiği zaman içersinde kaldığı ve şimdi harabe halinde olan deniz kıyısındaki eve dikkat çeken “Tüm Annelerin En Güzeli” adlı iş, işte böyle bir bahçeyi tarif ediyor sanki. Heykellerin önünde, tuzlu suya ayağınızı sokabilir, ziyaretçilerin yaptığı gibi taşlara oturup arka plandaki İstanbul siluetini seyredebilir, hatta işi abartıp bikininizle denize bile girebilirsiniz. Cesaret edenler var.

Yıllardır, adanın Çankaya mevkiinde, çoğu kişinin haberi olmadan durup duran evin, yaban otları bürümüş bahçesine dalıp patika bir yolda kıvrıla kıvrıla suya indikten sonra önce heykelleri, sonra yabancı ziyaretçileri algılıyor, fotoğraflarını çekiyor, derken onlara Suriyeli bir çocuğun dokunduğunu hayal ediyorum. Ayakları çıplak çocuğun. Yanında ana babası yok. Onları nerede kaybettiğini bilmiyor. Filin sırtına oturup önce Marmara’yı aşıyor, sonra Ege’yi ve ver elini Avrupa.

Angelopoulos’un filmlerinden bir kare gibi.

Ama mesele de bu işte. Sınırın ya da Tuzlu Su’yun neresinde olduğumuz. Cansız alnımızla kuma kapaklanmış olarak o suyun içinde mi? Konforlu seyirci koltuğunda veya o suyun kıyısında mı?

Sular yükseliyor. Kirli sular. Ada dönüşünde, önümdeki sırada oturan üç çocuklu Libyalı ailenin, kulakları altın küpeli, koltuğunda oturamayan, zıplayıp duran, annesine Arapça sorular soran haylaz kızın ya da deniz otobüsünün on liralık ücretini çok ucuz bulan İngiliz yolcunun, çarşafı bir tarafa fırlatmış özgürlüğün tadını çıkartan İranlı yolcuların bana hissettirdikleri hep aynı. Dünya küçük. Hepimiz aynı bottayız, giderek batıyoruz. Kirli suyun dibine doğru.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (21 Eylül 2015)

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.