24.12.2013 – Sabitfikir.com / Hüzünlü Bir Vişne Mevsimi

Biz “ötekilerin” hikayesini kendi hikayemizden önce öğrendik. Eğer hayatımızın özetini isteselerdi, söylenebilecek en kısa ve gerçeğe en yakın cümlelerden biri böyle kurulurdu kanısındayım.

Ötekilerin, uzak bir ülkede yaşayanların geçmişi, zenginlik ve yoksulluk maceraları, kimlik bunalımları, sakladıkları günahlar ve ayıplar, bu günahlarla yüzleşmeleri okuduğumuz romanlarla, filmlerle birer birer girdi hayatımıza. Ta ki, bizim de yazıp çizebileceğimiz zenginlik ve yoksulluk hikayelerimiz, kimlik arayışları, geçmişte gizli kalmış günahlarımız ve tarihimizde açıp okumamız gereken hayli karanlık sayfalar olduğu hatırlanana dek.

Aslında, Trabzon’da yaşarken ailesinden, annesinden babasından koparılan, önce yetimhaneye yerleştirilen sonra sürgüne yollanan Leon’un hikayesi bizim hikayemiz aynı zamanda. Trabzon’daki Ermeni mahalleleri, paskalya zamanı kendi ritüelleriyle şehri renklendiren Onnigler, Eleniler, çocukluğumuzdan tanıdığımız hamam sahneleri, takunyalar, göbek taşları ve birdenbire dönüveren hava, çocuktan al haberi misali arkadaşının arkadaşından duyduğu, “Hepinizin boğazını keseceğiz, Ermenileri katledeceğiz” cümleleriyle çocuk dünyası başına yıkılan Leon, köyde çocuklarını sağlıklı sütlerle beslerken eczanesi kapatılan bir baba, her şeyini kaybeden bir aile…

Usta bir kalemin gözlem ve üslup mahareti

Leon Surmelian’ın otobiyografik romanı Soruyorum Size Hanımlar ve Beyler, usta bir kalemin gözlem ve üslup maharetinden kaynaklanan edebi bir tat, bir geç kalmışlık tadı ve aynı zamanda pek çok hüzünlü sorudan oluşan acı bir tat bırakıyor ağızda.

“Onların düşmanları belli bir ulus ya da belli bir halk değildi. Düşmanları, herhangi bir ibret öyküsündeki Kötülük kadar soyut bir ‘Kötülük’tü. Bu çocukların masum oldukları kuşkusuzdu.” Kitabın önsözünü tanıdık bir kalem, William Saroyan yazmış. Kökleriyle barışık yaşamak için 60’lı yıllarda ailesinin memleketi olan Türkiye’ye gelen ve yaşadığı hayal kırıklığının izleriniSaroyan Ülkesi filminde bulabileceğimiz William Saroyan bu kitabın bir tamir hikayesi olduğunu vurguluyor: “Leon Z. Surmelian eski memleketten Amerika’ya geldi ve yaşamının yıkık efsanesini tamire koyuldu.”

Bazen gidilecek bir ülke yoktur ve yazar bu gerçeği edebiyatın zarif desteğinden yardım alarak okuruyla paylaşır: Odadaki herkes sanki son günlerini yaşıyormuş gibi umutsuz gözüküyordu… Isdepan Amca Mezopotamya’ya kadar nasıl yürüyecekti?.. Babaannem… Gümüş başına tülbentini sıkı sıkıya bağlamış, babam gibi bağdaş kurmuş, tespihini çeken, seksen sekiz yaşında görkemli bir kadındı. Tanrı’ya kızmış gibiydi. Tanrı’nın bile eğilip onun elini öpmesi gerektiğini düşündüm.

Kendi Hıristiyan tanrısından kopartılıp sırf zengin dünyanın kapılarını aralayabilmek için Yahudi Etiyopyalılarla İsrail’e sürüklenen ve Yahudi bir Tanrıya inanmasa da inanıyormuş gibi yapan siyahi bir çocuğun yol ve kimlik macerasını Bir Şans Daha adlı başarılı filmde, Surmelian’ın kitabı elime geçmeden önce izlemiştim. Bütün bir film, açlıktan ölmemesi için annesi tarafından binbir türlü hileyle İsrail’e yollanan küçük Şiomo’nun kimlik bunalımı etrafında gelişiyordu.

Ermeni Leon’un annesi de katliam başlamadan kısa bir süre önce oğlunu, tıpkı Şiomo’nun annesi gibi, sadece hayatta kalması için, Trabzon’daki Amerikan Misyonu’na emanet ediyor. Bu son görüşmeleri oluyor.

Sonrası yalın ve sert bir gerçeklik. Geçmişe aralanan irkiltici bir kapı Surmelian’ın kitabı. İrkiltici çünkü tarih sevimsiz rakamlar olarak düşmüyor sadece başımıza. Kendi hikayesini, ailesinin hikayesini, yollara revan olan, ırmak kıyalarına şerit halinde köpüklü kanların yapıştığını gören ve bu sahneyi hiçbir zaman gözlerinden silemeyen bir çocuğun hikayesini insani detaylarla örerek anlatıyor yazar.

Vişne mevsimi

Kitabın akılda yer eden ve geçmiş zamanı capcanlı bugüne taşıyan önemli bölümlerinden biri, Ermenilere karşı operasyonun başlamasından ve Türkçe öğretmeni Bay Ohanya’nın validen gelen, Ermenilerin iç bölgelere sürüleceğini açıklayan bildiriyi etrafındakilere okumasından sonra çocukların annelerinin bir akrabasının meyve bahçesine dalıp vişne ağacını talan etmeleri, avuç avuç yemeleri… Siyahlar giyinmiş ev sahibi bağırıyor: Çıkın bahçemden! Bu vişneleri reçel yapmak için saklıyordum. O sırada bir ağacın tepesinde sallanmakta olan Leon’un buna cevabı ilginçtir: Türklerin gelip bunları yemesini mi istiyorsun?

Leon Z. Surmelian’ın romanında işaret ettiği gibi bu sıradan bir vişne mevsimi değildir. Hazin bir mevsimdir başlayan; ve neticelerini (Van, Kayseri, İstanbul, Diyarbakır, Bitlis ve daha pek çok şehirden kaybolan Ermenileri, onlarla birlikte kaybolan rengarenk bir kültürü, senelerce bomboş duran, viraneye dönen, kimine el konan evleri, ahır olarak kullanılan kiliseleri, sürgünde büyüyenleri) ötekilerin hikayesi olarak bile yıllarca okuyamadık biz.

Son romanım Babamın En Güzel Fotoğrafı için İç Anadolu ve Kızılırmak havzasındaki yaşam ve kültüre dair yaptığım araştırmalar kaçınılmaz olarak gelmiş, Kayseri ve civarında bir zamanlar var olan ve ortadan kalkan Ermeni mahallerine, kiliselere, yörede izleri az da olsa kalan Ermeni kültürüne dayanmıştı. Bir üniversite eğitim görevlisine teyit ettirdiğim şu hakikat iz silme gayretlerinin boyutlarını göstermesi açısından çarpıcıydı.

1932-1936 yılları arasında Kayseri’de valilik yapan Nazmi Toker, yöredeki manastır ve kiliselerin yok edilmesinden bizzat sorumluydu. “Hiçbir Ermeni eseri kalmayacak” diyerek verdiği emir kayaların üzerine inşa edilmiş Talas’taki Aynalı Kilise dahil önemli birçok kültürel varlığın yok olmasına sebep olmuştu. Ama Surmelian’ın hüzünlü manzaralarla bezediği kitabının bize gösterdiği gibi ve Babamın En Güzel Fotoğrafı’ndan da alıntılayarak söylersem “Fotoğraflar kaybolmaz. Kelimeler de.” Geriye sorular kalır. Misal, bir travmanın tarafları birbirleriyle tekrar nasıl buluşur? Ötekilerin hikayelerini keşfetmekte neden bu denli geç kaldık? Öteki kimdir?

Türkiye’ye yeni döndüğüm yıllardı. Elim kahve pişirmeye çay demlemekten daha yatkındı. Malatyalı Ermeni bir arkadaşım burcu burcu kokan çayların dizildiği çay tepsisiyle odaya girmişti. Onun gayet Türkiyeli hallerini, servis ettiği çayı izlerken içimden sordum: Hangimiz daha Türk; o mu, ben mi?

Ancak bundan daha önemli bir soru var sanırım. Hangimiz daha çok acı çekiyor, o mu ben mi?.. Acının haritası da girer mi bir gün coğrafya kitaplarına?

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.