12.08.2013 sabitfikir.com / Parklara Bakmak

Ben kaç parktan geçtim ömrümde? Birkaç kuşağın kesintisiz kullandığı,  sevgililerin o yüce ağaçların altında el ele dolaştığı ve sevdiğimiz yazarların gençlik anılarında yer etmiş kaç park tanırım memlekettte? Özgürlük soluduğumuz mekânlar olarak parklar. Kırsal alanda doğayla kurduğumuz ilişkinin şehirli yüzü olarak parklar.  Çocuklarımızın sokakla buluştuğu neredeyse tek nokta olan parklar.
Sonra, geçmişteki ölülerin ruhlarıyla buluştuğumuz alanlar olarak şehrin yeşil alanları, parklar.
Şehrin parklarına ilişkin hafıza ve bilgimiz yenilenirken hayretle öğrendik ki, Gezi Parkı ve Abbasağa Parkı zamanında mezarlık olan bölgelerin üstüne kurulmuşlar. İçinde Ermeni kilisesi de bulunan Surp Agop mezarlığı 1939’da tamamıyle istimlak edildikten sonra buraya büyük binalar  dikilmeye  başlanmış ve mezar taşlarının çoğu şehir planlamacısı Henri Prost’un tasarladığı yeni Eminönü Meydanı’nın onarımında  ve Gezi Parkı’nın merdivenlerinin yapımında kullanılmış. Aynı şekilde, bugün Abbasağa Parkı’nın bulunduğu bölgede, geçmişte, Ermeni kilisesine ait bir arazi buluyormuş.
Ulus devletin inşaası sırasında kovulanlar… Peki, o zaman, aynı merdivenlere detay olarak değil de tarihin ta kendisi olarak bir kere daha bakalım. Anlaşılan geçmişin kemikleri bizi bir süre daha rahat bırakmayacak.
“Bir tarihin içinde kaybolmuş gibi olmak.” Selim İleri babasıyla gittiği Yıldız Parkı’nı böyle tarifliyor. Kar da yağsa, çiçekler de açsa mevsimlerin içinden, Yıldız Parkı’nın kameriyeli köşelerinde yürüyerek geçişini şöyle anlatıyor: “Boğaziçi’ne doğru ilk adım, benim için, babamla Yıldız Parkı’na gidişlerimizdi. Şehrin ortasında böyle büyük bir koru olmasını babam “nimet” sayıyordu. Sanki Abdülhamid orayı bize miras bırakmış gibi, Abdülhamid’i de minnetle anıyordu…. Kar yağışının durduğu bir kış günü, orada dolaştığımızı hiç unutmuyorum.” (Selim İleri, Gramofon Hâlâ Çalıyor, Everest Yayınları, 2010.)

Benim çocukluğumun geçtiği Orta Anadolu kasabasından hafızamda kalan kareler arasında ise, bir tanesi zaman zaman öne çıkıyor: yaşadığımız iki katlı ev, evin ön ve arka tarafındaki geniş bahçe ve bahçedeki kayısı ağacı. Şekerpareydi, tadı hâlâ hafızamda çünkü kayısıların. Onlara uzanışım, dalları eğip olgunlaşan meyveleri toplayışım, hemen altındaki duvarda kız arkadaşlarımla geçirdiğimiz sessiz dakikalar, bedenimizin sırlarını orada o ağacın altında birbirimize verişimiz.
Kasabada yaşarken, bir ağaç gövdesi gidip parkta aradığımız bir şey değildi. Kızılırmak vardı, onun kıyısındaki söğütler, ağaçlara kurulan salıncaklar, öykülerime giren dut ağaçları vardı.
Sonra büyüdük ve şehirli olduk, ağaçlarla ilişkimizin değiştiğini,  onların yavaş yavaş hayatımızın, imgelememizin, edebiyatın dışına itildiğini fark ettik çaresizce. Şehirdeki iki katlı, bahçeli evler, o bahçelerdeki ceviz ağaçları ıhlamurlar tek tek yok oluyordu. Bazen doğru dürüst bir ağacı görebilmek için günlerce, hatta haftalarca beklemek gerekiyordu. Gidebileceğimiz bir nehir kıyısı bulmak zaten zordu, mevcut su muhabbeti de denizle ya da önümüzden büyük tankerlerin aktığı Boğaziçi ile sınırlıydı. Etrafımızdaki anne babalar çocuklarının meyve ağaçlarını unutmasını istemiyorsa doğa turları icat ediyor, bunun için arabayla kilometrelerce yol kat ediyor, “Bak kızım, oğlum bu bir kayısı ağacı bu da meşe,” diyerek çocukların Buz Çağı filminde gördüğü palamudu yerden topluyor, doğadaki zinciri ota böceğe dokunarak anlatmaya çalışıyor, döndüklerinde beton kapılardan giriyorlardı şehre.
Var olan parklar da kimse görmeden, kimse bilmeden betonlaşıyor, buharlaşıyordu. Sözgelimi Cihangir Parkı’ndaki ağaçlardan, çimenlerden, çiçeklerden çok fazla şey kalmadı geriye. Abbasağa Parkı’nın yaklaşık on yıl önce otoporka dönüştürülmek istendiğinden ve semt sakinlerinin Taksim’de olduğu gibi direnerek parkı kurtardıklarından, çoğumuz son olaylardan sonra haberdar olduk. Bu mücadelenin anlamını hissedebilmek için sıcak bir yaz günü Beşiktaş’taki çarşının içinden geçerek Maşuklar Yokuşu’nu tırmanabilir, beğendiğiniz bir ağacın su geçirmeyen zırhına, yani kabuğuna dokunabilir, bahar aylarında ağacın gövdesinde yükselen suyu hayal edebilirsiniz.
Kabukların altındaki yaşam.
Yurt dışında ikamet ederken parklar yalnızlığı imlerdi benim için. Şehrin gürültüsünün ağaçlar tarafından emilip bertaraf edildiği parklarda kitap okuyan, eğer hava müsaitse güneşlenen Avrupalılar çimlerin üstündeki yalnız dünyalardı. Berlin’in meşhur Tiergarten parkında, örneğin, sosyalleşen birileri varsa onlar Alman değil genellikle benim memleketimden, Türkiye’dendi. Berlin yeniden başkent olduktan sonra gerçekten yeşil bir vaha olan Tiergarten‘ın tam karşısına konuşlanan Alman parlamentosu ise halkın temsilcilerinin halktan kopuk olmadan, tam tersine, pencereden onları seyrederek politika yapabileceklerinin en güzel kanıtıdır. Sayın Merkel balkona çıktığında gördüğü manzara mangal başındaki gayretkar Türkiyeli erkekler olsa da.
Türkiye’ye geri döndüğümde şehrin hay huyundan uzaklaşıp yalnızlığı keşfedebileceğim parkları bulabilmek için epey bir bakındım etrafa. Ancak, yürüyerek gidebileceğim mesafedeki parklarda yalnızlığı değil tekinsiz bir ıssızlığı buluyordum. Teknik Üniversite olarak kullanılan Taşkışla’yı geçip hemen yanındaki kapıdan girdiğim Maçka Parkı’nın evlendirme dairesi yönündeki taş merdivenlerinde, olası tehlikeleri atlatmak için, tempom hızlanıyordu ister istemez. Yol üstündeki tahta köprüyü geçerek parkın ikinci ve ana bölümüne geldiğimde ise birkaç emekli ve köpek sahibinden başka parktaki bol oksijenden istifade eden kimselere rastlamıyordum. Yine Gezi Parkı da kadınlar için çok davetkar bir yeşil alan sayılamazdı.  Taksim Platformu’nun alanı yayalaştırma projesine dikkat çekmek için yaptığı protesto günleri taş çatlasa yüz,  yüz elli kişiyi zor topluyordu.
Ama ne olduysa oldu ve akrep ve yelkovanlar birgün münasebetimizin minimuma indirgendiği parkları işaret etti. Şehirdeki son yeşil alanlar oldukları için belki. Ya da yaşam kirlendikçe yeşil alanların masumiyeti daha da belirginleştiği için. Parlamento binamız, özgürlüğün vazgeçilmezliğini bize yeniden hatırlatan bir parkın karşısına inşa edilmiş olmasa bile, eminim ki politikacılarımızın gözü de artık parklardadır. Çünkü bizler, yani ülkedeki seçmenler, yaprakların arasından süzülen ışığın yol göstericiliğinde bakıyoruz hayata, hayatlarımıza bir kere daha. Neyin güzel neyin çirkin, neyin meşru neyin gayrimeşru, neyin sağlıklı neyin sağlıksız, kimin zalim kimin mağdur olduğuna parklardan doğru akıl yürüterek karar veriyoruz.  Her anımız orada geçmese de parklardan esen rüzgâr taptaze hafızamızda. Şimdi, İstanbul’da ve Ankara’da, Hatay’da ve Adana’da, İzmir’de Eskişehir’de, büyüklü küçüklü pek çok şehirde, parklarda yaşananların anısı zihinlerde mıh gibi durdukça siyasetçiler de ister istemez parklara bakacaktır. Gezi Parkı olayları sonrasında inanırlığı zayıflayan Topbaş’ın İstanbul’a üç milyon kişinin kullanacağı bir kent parkı inşa etmeyi planladıklarını ilan etmesi bunun ilk işaretidir.
Geniş çimenlikli, fiskiyeli, çoluklu çocuklu parklar. Avrupa’daki gibi güneş çıktığı için değil, cömert ışıklarını bizden esirgemeyen ve bazı bazı yakıcı olabilen Akdeniz güneşinden korunmak için gittiğimiz… Bir bankına tünediğimiz, evsizsek geceyi geçirdiğimiz… Siyasetçileri naifliğe, vicdanı hatırlamaya, hep paranın değil biraz da ağaçların yanında durmaya davet ettiğimiz…
Ağaçlar. Başka bir hayatı kurmanın mümkün olduğunu yapraklarını hışırdatarak bize söyleyen. Mor salkımlar, yapraklarının bir yüzü gümüşlenmiş ıhlamurlar, adalarda bahar aylarını sarı bir şölene çeviren mimozalar. Ahmed Hamdi Tanpınar “Beş Şehir”de her neslin İstanbul’u farklı hatırladığından söz eder. “..babam için, hiçbir yerde eşi bulunmayan büyük camilerin, güzel sesli müezzinlerin ve hafızların şehri”ydi diye başlayan düşüncelerine, “Bizim nesil için İstanbul dedelerimiz, hatta babalarımız için olduğundan çok ayrı bir şeydir” diyerek devam eder.
Bizim nesil için İstanbul matkap seslerinin geceye rağmen susmak bilmediği, günlük kaosuyla Fellini’nin Roma filmindeki sahneleri aratmayan bir inşaat şehri oldu. Şehrin ruhunu savunan ağaçlar, tıpkı Taksim civarındaki yıkım sırasında ölüm fermanı çıkartılan ıhlamurlar gibi, içimizde kolayca kelimelere dökemediğimiz bir yoksunluk duygusu bırakarak yok oldular. Oysa farklı bir hayatın sırrı onların, çitlenbiklerin, erguvanların gövdesindeydi. O sırrı geri çağırmak çabasıdır zamanı geriye sarar gibi parklara, ağaçlara sarılışımız.
Yazarların ilham kaynağı parklar. Ağaçların coşkusundan, yaprakların çoğalışından, gövdelerin sağlamlığından yarattığımız kelimeler. Edebiyatçıların ölümsüzlüğü parklara onların adını vererek değil, insanları parklara akıtarak, yazarların hikâyelerini, romanlarını yeşil çimlerin üstünde okumalarına imkan vererek sağlanacaktır.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.