Beden ve Aşk

Öyküde aşk izleğiyle sıklıkla karşı karşıya gelmemize rağmen, sizce neden aynı sıklıkta beden öyküleşmiyor? Üç ayda bir yayımlanan “Dünyanın Öyküsü”nün sorusundan yola çıkarak edebiyatta aşkı ve bedeni düşündüm.
Bedeni yazmak güçtür. Hele de maço kültürün kudurgan satırları her gün kaşık kaşık boğazlarından akıtılan kadın yazarlar için.  Arzudan, kasıkları ağrıtan şehvetten, cinselliğin karanlık yüzünden söz edeceksin ve önünde erkek dilinin çoktan hazırlanmış tuzakları seni bekleyecek.  Hadi atla bakalım yürekliysen o tuzağın üzerinden. Türk edebiyatında, sanırım bu yüzden, beden kadınların kaleminde yer yer hayli simgeselleşmiştir. Deniz kabuğu olmuştur, istiridye, açılıp kapanmıştır. Halbuki erkek yekten yazar. Öyle de yazılmalıdır. Öyküleri ve romanlarıyla edebiyatımızda unutulmaz bir yer edinmiş Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Öteli”ndeki dürüstlük ve doğallıkla. Daha yeni bir örnek vermek gerekirse Yavuz Ekinci’nin “Aynalar”, “Dile Gelen Duvar” öykülerinde ve son romanı “Cennetin Kayıp Toprakları”nda anlattığı gibi. Kitabın Üzüm bölümünde Doğu’da bir çocuğun erkekliği öğrenişini öğretir bize Ekinci. Zaten Atılgan, bu doğallığı yakalamayan yazarlara ” Kötü yazarın yasak bölgesi. Neydi o kaldırıp attığım dünkü kitap! Adam sabah kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. Hiç mi çişi gelmedi? İnanılacak şey değil” diyerek sataşır.Ama dil bir kere kirlenmiştir. Kadın özgürleşmek için o dilin hegemonyasından kurtulmaya çalışırken, aynı dille anlatmak istemez kendi bedenini ve erkeğinkini. Güçlük ve sancı da burada başlar işte. Bu sancıyı anlamak için nobel ödüllü Jelinek’i ve arzunun sınırlarında gezindiği romanı “Piyanist”i hatırlayalım. Evet bir romandır “Piyanist” ama kadının öyküsünü anlatır.”Erika. Klemmer’e kendisine böyle bakmamasını emrediyor. Fakat çocuk arzularını gizlemek niyetinde değil.  Koza içinde ikiz böcek gibiler. Hırs, hırs, hırs ve hırstan oluşan örümcek ağı yumuşaklığındaki örtüler, hiç ağırlıkları yokmuşçasına duruyorlar bedensel arzu ve rüyalarının yıpranmış iskeletleri üzerinde. Ancak bu arzular onları gerçek kılıyor. Ancak birinin tamamen içine sızmayı ve birinin içine tamamen sızmasını arzulamalarıyla Klemmer ve Kohut oluyorlar. Bir taşra kasabanın iyi soğutulmuş vitrininde müşteriye sunulmuş iki parça et onlar ve ev hanımı uzun süre düşündükten sonra yarım kilo şundan, bir kilo da ondan istiyor…. Bende iradenizin çarpıp kırıldığı sınırı görüyorsunuz, beni asla aşamayacaksınız Bay Klemmer!” Kendi bedeniyle bir türlü barışamayan Erika’da arzunun akacağı kanallar tıkanmıştır.  Kadın ve erkek bedeninin altında  koskoca bir buzdağı vardır nasıl hangi kapta eritileceği meçhul olan. Ve anlaşılan bu toplumsal dağı görmek sansürcülerin de işine gelmemiştir ki Piyanist orasından burasından biçilmiştir Türkçe çevirisinde, kalın siyah çizgilerle sansürlenmiştir.Bedensel hazzı anlatmak ya da bedensel acıyı, ruhsal acıyı anlatmaktan daha sancılıdır. İpuçları verir kadın yazarlar öykülerinde. “Kemikli elleri kazağımdan içeri sokuldu… Oradan vücudumun en gizli noktalarına akabildiği kadar aktı. Uzun boylu, güzel bakışlı adam beni içine çekti, hayat kokan nefesinden kasımpatı rüyalarına değdi kadınlığım. Kalçalarıma inen elleri, koltuk altlarımda gezinen rüzgâr,  kabanımın astarı, dirileşen bedenim, sertleşen bedeni…” Müge İplikçi’nin bence en güzel öykü kitabıdır “Transit Yolcular”  ve İplikçi   bir vapurda geçen bu bölümde temkinli de olsa tarif eder deli rüzgârla canlanan kadın arzusunu ve bedenini. Cinsellik denen karanlık ülkede beden kimin gözünden baktığımıza bağlı  olarak bir imkanlar yahut imkansızlıklar yumağıdır. Hemen aklıma “Kasaba ve Yalanlar” adlı öykümden şu pasaj geliyor.”Balkondaydık, konu vücut bilgisiydi.Kadınlarla erkeklerin ne yaptığını biliyorum ben, diyor arkadaşım.Gözlerimiz dakikalardır kıpırdamadan aynı yerde duran iki bulutta.-Ne yapıyorlar?-Erkek orasını kadının orasına sokuyor.-Ciddi misin?-Evet, aynen böyle.Gözlerimizi bu imkansız birleşmeyi tasarlayabilmek için bulutlara dikiyoruz.” Zor bir coğrafya beden. Ve beden denen uçsuz bucaksız coğrafyayı keşfetmek için epey bir yol daha var önümüzde.*Aralık Ocak 2012, Dünyanın Öyküsü’nde yayımlandı.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.