YENİ YAZILAR

EDEBİYATTA KADIN İTİRAZI
Yıllar önce Almanya’da Türklere karşı ırkçılık yükselişe geçtiğinde Solingen’de onların evi yakılırken, gazete manşetleri bu vahim olayları resmeden cümlelerle dolup taşarken, Almanlar biz Türkiyelilere, “Neo-nazizm yani yeni ırkçılık konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusunu yöneltirlerdi. Ben de  sorunun kaynağının Türkler olmadığına, Almanlar olduğuna dikkat çekmek için “Asıl siz ne düşünüyorsunuz? Sonuçta bu sizin sorununuz, sizin ülkeniz, ben çekip Türkiye’ye dönebilirim ama siz hep buradasınız,” diyordum. Bunu burada neden anlatıyorum? Kadın sorunu da aslında sistem ve erkek sorunudur. Yani sorunun kaynağı erkeklerdir.  Ama biz kadınların çekip gidebileceği başka bir ülke yok, onun için itiraz etmek gerekiyor. Bu nedenle, bugün paneldeki konuşmama, “Edebiyatta itiraz edebilmek için hayat içinde de itiraz etmek gerekir”, diye başlamak istiyorum. Yani teorideki itirazların hayatta da bir karşılığının olması gerekir.Peki ama neye itiraz edeceğiz ve nasıl itiraz edeceğiz?Gelin çok basit bir soru soralım. Aylaklığa dair yazılan romanların yazarlarının erkek olması sizce tesadüfi midir? Sokağın erkeklerce ele geçirilmiş olduğu bir dünyada, erkek bakışları, lafla sataşmalar hatta bir noktadan sonra fiziki şiddet ve tecavüz bu dünyanın gerçekleriyse, kadın böyle bir dünyada aylak ya da flaneur olamaz, olsa olsa tabana kuvvet evinin yolunu tutmuş bir kaçaktır.  Oysa yazarın yaşam deneyimi kalemine de geçer ve yazdıklarını belirler. Eğer Conrad’ın kendisi bir denizci olmasaydı, romanlarının en iyi yönü ortadan kalkardı, Tolstoy’un bir asker olarak bildiklerini dışarıda bıraktığımızda Savaş ve Barış zayıf kalacaktır der, Virginia Woolf “Granit ve Gökkuşağı”nda. İşte itiraz tam da bu noktada gerekir. Kadının kendine konan sınırlara itiraz etmesi gerekir ki edebiyatta da bu sınırları aşabilsin.  Jilet Sinan adlı romanımda Gül karakteri, sokaklarda yaşayan Jilet’in geceyi anlatmasın ister “Bana geceyi anlat” der. İkisini yakınlaştıran değişik yollardan da olsa şiddeti tatmış,   hayatın kıyısında duran karakterler olmalarıdır belki ama sonuçta kadınlar ve erkekler farklı bilirler geceyi. Bir erkeğe, yine erkeklerin başrolde olduğu tecavüzü, falakayı, polis dayağını, karakolların gecesini, şehrin gecesini anlatırırır  Gül.Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Tezer Özlü yaşamlarıyla da inandırmışlardı bizi yazdıklarına. Muhalif bir duruşun yanı sıra varolan rollere, ahlağa, değerlere sınırlara karşı çıkmak için yeni bir dil arayışındaydı onlar. Edebiyatın aracı dilse eğer, kadın kendini erkek cümlelerine hapsetmeden anlatabilmelidir. Yani önemli bir itiraz da bu noktada gelmelidir. Dünyanın Öyküsü dergisi son sayısındaki soruşturmasında, öyküde aşk sık sık temalaştırırken neden beden aynı ölçüde yazılmıyor diye soruyor. Erkek yazarlar için cevap farklı olabilir ama maço kültürün saldırgan dili kadınları dört bir taraftan kuşatmışken, cinsel organlarımız küfür olarak gazete isimlerine taşınırken, yani dil kirlenmişken, biz aynı dille bedeni, hazzı, arzuyu nasıl anlatacağız? İçgüdüsel itirazlarını nasıl hayata geçirecek kadınlar?  Hiçbir dönüşüm akşamdan sabaha olmuyorsa eğer bu sistemin içinde kadın verili rollerden sıyrılıp karşı çıkışlarını nasıl yerli yerine oturtacak? Sözünü ettiğimiz itiraz bir varoluş itirazıdır çünkü.  Annelik mi yazarlık mı ikilemine hapsolmak zorunda mıyız? Annelik  biçimlerini  tartışacağız belki burada yeniden. Kadının doğurganlığı Elisabeth Badinter’in dediği gibi biyolojik olduğu kadar politik bir meseledir çünkü aynı zamanda. Emzirmekten, çocuğun yatış şekline, onun eğitiminden annenin çocukla harcayacağı saatlere değin tek tek tanımlanıyor ideal annenin nasıl olacağı. Bir ideal anne miti yaratılıyor. Kadın anneliğine hapsediliyor.Annelikten öte ilişki biçimlerini, erkek kadın rollerini tartışacağız. Sistemin pompaladığı rollerin nasıl dışına çıkabileceğimizi sorgulayacağız.Her şeyin ötesinde bizler kadın olarak yaşadığımız, kendi aramızda paylaştığımız “küçük meseleler”i nasıl genel paylaşımlara dönüştüreceğiz, bunu araştıracağız. Boşanırken başına silah dayanmış bir kadın arkadaşım ben okumuş bir kadın olarak bunu yaşıyorsam ötekiler neler yaşıyor kimbilir demişti. Onların neler yaşadığını gazetelerin üçüncü sayfalarından okuyoruz. Yazarlık serüveninin başında kitaplarını yayımlatması biraz uzun sürünce kocasının yüzüne sen yazar mazar olamazsın diye haykırdığnı anlatmıştı başka bir hemcinsim. Bir üçüncüsü, erkek arkadaşından dayak yerken yetiş ölüyorum diye mesaj çektiğinde ayakkabılarımın arkasına basarak zor yetiştim imdadına, dudağı patlamıştı yanına gittiğimde. Yani biz kadın dünyasına, kadın meselesine bu meseleyi başkalarına aktaracak kelimelere, kendi sözümüze nasıl sahip çıkacağız? Dürüst olarak bana kalırsa. Başkasının hayatını değil kendi hayatımızı yaşamak ve yazmak konusunda ısrarcı olarak. Edebiyatta da başkasının hayatını değil anlatmak istediğimiz hayatları anlatarak.Virginia Woolf az önce alıntıladığım kitapta, Kadın ve Kurmaca adlı denemesinde, kadın yazarları kısıtlı yazarlık tecrübesinin ötesinde başka bir tehliekenin daha beklediğini söyler. Kendi cinsinin maruz kaldığı tutuma sinirlenen ve haklarını savunan bir varlığın karakterlere, yazarın metnine sindiğini ve bunun sonucunda da bakış açısının ya çok kadınsı ya çok erkeksi olmak durumunda kaldığını belirtir Woolf.Bizde de Ömer Türkeş 2006’da benzer bir çıkış yapmış. Önce 2005’te Bianet’e verdiği demeçte ‘2005  yılında yayımlanan 320 roman içersinde kadın yazarların oranlarının düşük olduğunu söyleyen Türkeş, kadınların en çok aşk, evlilik ve ilişiler konusunda’ yazdığını söylemiş. Gelen tepkiler üzerine de Mart 2006’da Milliyet Sanat’da başka bir yazı kaleme almış. Türkeş bu yazısında Cumhuriyet dönemi Türk romanını inceleyen uzun süreli bir çalışmanın parçası olarak,  kayıtlarında olan 449 kadın yazardan söz ediyor; 269 kadının sadece bir kere roman yazmayı denediğini söylüyor.  Popüler aşk romanı türünde yazan kadınların sayısının 150’yi, popüler aşk romanlarının sayısının 400’ü geçtiğini bunun da toplam roman sayısının neredeyse yarısına eşit olduğunun altını çiziyor ve ilk siyasi içerikli ürün veren sosyalist kadın yazarın Sabiha Sertel olduğuna değiniyor. Sonra Suat Derviş’in adı geçiyor. Yetmişli yıllar icin Sevgi Soysal’ın, A. Ağaoğlu’nun, Pınar Kürün, Füruzan’ın Aysel Özakın’ın, seksen sonrası için Ayşegül Devecioğ’lunun, Oya Baydar’ın, Erendiz Atasü’nün…
Türkeş denemesinin bir yerinde, “erkek yazarlarla kadın yazarlar arasındaki bakış farkları romanın daha ilk örneklerinde kendisini belli etmiş, uzun bir tarih boyunca, ister Kemalist ister Sosyalist ve isterse İslamcı, kadın yazarların en çok uğraştıkları mesele kadının kimlik ve özgürlük arayışı olmuştur”, der. Şimdi eğer kadın sorununu politik bir sorun olarak tanımlıyorsak, yatak odası da dahil olmak üzere erkek kadın arasındaki ilişkilerin tamamı da politiktir ve yazılanlar da sadece aşk romanı olarak tanımlanamaz. Ama sanırım Ömer Türkeş’in vurgulamaya çalıştığı fark bakış farkıdır. Ve bu tam da Virginia Woolf’un fazla kadınsı diye tanımladığı zayıflıktır.İşte bu da bizi sınırlar konusuna geri götürür. Kadın sadece kadın kimliğiyle değil, oyuncu ise bir oyuncunun ya da bir işçinin, bir patronun, bir katilin, kumarbazın, ayyaşın,  bürokratın, politikacının, bir savcının, zindanda yıllarını geçirmiş birinin gözünden de bakabilmelidir hayata.  Bunun için toplumun ilgili her alanına nüfuz edebilmeli, orada var olabilmelidir. Susmak öğretilmiştir kadınlara yüzyıllarca. Mutsuzluğa devam etmek. Bunları aklından geçirse bile ifade etmemek. Kadın devr aldıklarına hayır diyebildiğinde, kadın olarak kendi acılarından olduğu kadar başkalarının acılarından ve mutluluğundan da söz edebildiğinde, kaskı olmadığından hayatını kaybeden bir işçinin ailesinden, elleriyle diktiği ağaçlar kesildiği için içi acıyan bir bahçıvanın mücadelesinden, içinden geçtiğimiz ve kuşakları şekillendiren darbelerden bahsedip edebiyatında bunları kapsadığında ve yaşam alanlarını mevcut kirlenmişliğe bulaşmamak kaygısını da gözönünde bulundurarak çoğalttığında, etrafındaki kuşatmayı bir yerinden yırtacak, kendi bedenini, kendi toplumunu ve dünyayı erkeklerin cüretkarlığıyla anlatabilecektir. Anna Karanina’yı belki de artık bir kadın yazacaktır o zaman. Anna Karanina da bir itirazdır çünkü, bir “kadın” itirazı!
Aralık 2012’de İzmir Reşat Nuri Güntekin Etkinliği çerçevesindeki Edebiyatta Kadın İtirazı paneli için hazırlanmıştır.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.