23.06. 2013 / Dağı Denize İndirmek

Kimbilir, en sıradan insanlar olacak dağı kımıldatanlar. Kahramanlar beklemekle geçen ömrümüzü bir kere daha yanıltmak için…

 

Hayat ne kadar acımasız, dedi hiç kimsenin ilgilenmediği bir dünyanın gerçeğini kucağıma bırakmak istercesine ve kırılıp dökülen bir sesle. İstanbul’da yedi sekiz kişi gazdan kaçıp sığındımız o terastaydık, dışarda vahşi şeyler olup bitiyordu. Vahşi yeşil gözleriyle seyrediyordu Hala, polisin attığı gaz kapsüllerinin karşı semtte birilerinin kafasını kırışını. Onun için büyük kırılma benim bilmediğim bir yerlerde ve vakitlerde gerçekleşmişti.  Hala LGBT’liydi, bense örgütsüzdüm.
Gerçi en büyük örgütün halk olduğunu öğrendik şu son üç haftada. Kendisine dayatılan hiçbir sınırı tanımayan bir kitle ile birlikte, gaz olan, buhar olan, kum taneleri olan, keyfi nereyi isterse oraya sızan bir ruhu tanıdık, Gezi ruhunu.
Biz bir parkın kalbinin, kollarının, ellerinin olduğuna tanık olduk Gezi sayesinde. Çok uzaklardan Batman’dan, Ankara’dan, Artvin’den gelenler kendi bedenlerini unutup tek bir kalbin etrafında örgütlendiler günlerce. Bu işin sırrı buradaydı. Onca farklı insanın tek bir beden gibi koşuşunun sırrı. Haftalardır muazzam bir ritmle çarpan bu kalbin basıncını, nabzını duyamayanların eremediği sır da burada saklıydı.
Gelin kabul edin, Gezi’nin kolları dolandı boynunuza. Bin yıllık zeytin ağacının kolları gibi yaşlı o kollar. Hititlilerin yaşadığı topraklarda, İç Anadolu’da yani, gövdesi hayvan, başı insan şeklinde sfenskler vardır ya; Gezi de kolları yaşlı gövdesi genç bir sfensk sanki. Üstelik sfenskin başı kadın görünümünde. Tırnakları kırmızı ojeli kadınlar Gezi ruhu için ayağa kalkıyor, bakımlı ellerine eldivenler geçirip barikatlarda polisin attığı gaz bombalarını korkusuzca geri savuruyorlardı.
Doksanlı gençlerin haykırışı yüz yıllık bir suskunluğun patlayışı. İsyanlarını anlamayanlara itaatsizlikle geri dönüyor onlar, boyunlarına isyanın kırmızı rengini bağlamış çocuklar.
O isyanın simgesi haline gelen Gezi Parkı hüzünlü bir resme dönüştükten birkaç gün sonra, usul adımlarla geçtim parkın kıyısından.
Henüz somut hiçbir şey kazanmamıştık. Ya da “kazanmak” sözcüğü yanlıştı ağaçların gölgesinde. Herkes aynı soruyu soruyor bugünlerde: En az beş ölüye, yedi binin üzerinde yaralıya rağmen tek kişi istifa etmemişse, Gezi Parkı’nı onlar işgal etmişse, toplanmak, grev yapmak hâlâ illegal ilan edilebiliyorsa ve insanlar evlerinden savunmasız kedi yavruları gibi götürülebiliyorsa, biz mi kaybettik?
Temkinli konuşmak istiyorum, çünkü bu harekete ivmesini veren gençler, acımasız gözlerle takip ediyor her söyleneni, yazılanı, kaydedileni. Onların vicdanının terazisinde tartılacak söylediklerim, biliyorum. Ve en baştan söyleyeyim, ben o terazinin ayarına güveniyorum.
Dostoyevski’nin, benim için, kutsal bir kitap niteliğindeki romanı Karamazov Kardeşler’de, inancın gücünün tartışıldığı bir bölümde şu satırlarla karşılaşırız: “Kutsal kitapta, küçücük, buğday tanesi kadar inancı alan insanın bir dağa, kayarak denize inmesini buyurursa dağın bu buyruğu hemen yerine getireceği yazılıdır. Pekâlâ, Grigori Vasilyeviç, ben zındığın biriyim, ama beni sürekli paylayan siz dinibütün bir insansınız, öyleyse hadi bakalım, karşıdaki dağa buyurun, denize değil (deniz hayli uzaktadır çünkü), bizim pis kokulu deremize iniversin. İstediğiniz kadar bağırın, dağın bana mısın demiyeceğini göreceksiniz. Bu demektir ki siz de yürekten inanmıyorsunuz.”
İnanç ve irade. Rekor düzeyinde kullanılan gaz bombasına, gözaltılara, doktorlara avukatlara verilen gözdağına rağmen halkın ve Gezi ruhunun pes etmeyişini açıklayacak kelimeler olabilir mi? Evet, dağ kıpırdamıyor yerinden, öyleyse hâlâ yeterince inanmıyoruz.
Cihangir Parkı’ndaki forumda alçak sesle konuşan gençlerden biri, elinde Gandi’nin hayatını anlatan film kasediyle çıktı kürsüye. Konuşmasına başlarken kasedi havaya kaldırıp, “Sivil itaatsizliğin babasının Gandi olduğunu bilmiyordum. Şiddetle tavsiye ediyorum, bunu seyredin, kazanılamayacak hiçbir mücadele olmadığını göreceksiniz” dedi etrafında halka olmuş bizlere. Adını unuttuğum o gencin inanmışlığı, gazdan, yasaklardan değil çok uzaklardaki bir isimden, Gandi’nin iradesinden söz edişi… O birkaç dakikanın üstünde durmak istiyorum. Sadece benim hafızamdan silinmediği için değil. Ama Dostoyevski’nin satırlarından da okuduğumuz gibi, aslında dağı denize indirecek birileri hep olduğu için.
Kimbilir, en sıradan insanlar olacak dağı kımıldatanlar. Kahramanlar beklemekle geçen ömrümüzü bir kere daha yanıltmak için. Sıradan bir park protestosu olarak başlayan Gezi direnişine de bu yakışır zaten. Yeter ki biz inanalım, yeter ki alacakaranlıkta birbirimizin korkusuna, korkuyla açılmış o gözlerdeki hakikate, hayatın karanlık yüzünü anlatan cümlelere sahip çıkalım.  Hem unutmayalım, Spartaküs de sıradan bir köleydi.

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.