Taksim’de Acının Dilini Öğrendim

Taksim’de taşların üstünde saatlerce oturdum o akşam. Hakkari’ye gidemeyen kadınlar Taksim Meydanı’nda barış nöbeti tutuyor yazıyordu günlük gazeteler. Hem kadınlara destek vermek hem de yıllardır bir hayalet gibi bizden kaçan barışın neye benzeyebileceğini hayal edebilmek için gittim oraya. Az kalsın atlayacaktım bu haberi ama gittim…
Bazılarınızın belki de hiç geçmediği bir meydanda taşların üstünde sabretmeyi ve kadınların atacağı, içlerinde tuttuğu bir çığlık olduğunu öğrendim. Üstelik o çığlığı başka bir dilde olduğu halde dinledim.
Nefsini kontrol edebilmek için kırk gün kırk gece tefekküre çekilen dervişler gibiydik. Taksim’de taşların üstünde kendi kuytularımıza çekildik, hırslarımızın çirkin göründüğü başka bir boyuta geçtik. Gece yarısına doğru yaz rüzgarı efil efil esti geçti beyaz türbanlı Kürt kadınlarla aramızdan. Üşüdük ve omuzlarımıza yün bir battaniye aldık. Kadınlar getirmişti. Kadınlar her zamanki gibi güzeldi o akşam.

Acının dili
Taksim’de bedenim yaz güneşinin ılıttığı taşlarla neredeyse bütünleşmek üzereyken acının diliyle karşılaştım. Acının dilinin kendi grameri vardı, kendi notaları, kendi üslûbu, kendi ritmi… Bunun devasa bir Kürt halayının ortasında durmuş ellerimi çırparken ayırdına vardım. Acılı anneler eklendi o halaya, eline silah almış, dağda arkadaşlarının ölümünü görüp barışa sığınmış kadınlar, Cihangir’in kahvelerinde barışı konuşmaktansa Taksim’de bilmedikleri Kürtçe şarkıları mırıldanmanın keyfini çıkaran kadınlar. Konuşmayı yeni öğrenen bebekler gibiydik. Kimimizin altında bir gazete parçası, kimimizin bir karton, kimi kadınlar ise sadece sadece çıplak taşlarla temasta neredeyse kıpırdamadan saatlerce otururken yeni bir dil öğretildi bize.
Evet, kan kokan bir dil. Bazıları müthiş rahatsız oldu bundan, şarkılarda gerilla kelimesini duymaktan. Tez canlı olanlarımz, sabırsız olanlarımız. Ötekilerin bu anı yakalayabilmek için kaç yıl beklediklerini akıllarının ucuna getirmediler, getirmek istemediler. Onlar aceleceydi. Barış hemen şimdi dediler.
Ama o akşam öğrendim ki barışın da zamanı var. Dostluğun zamanı olduğu gibi, aşkın zamanı olduğu gibi… Yaralanmadan, oranızı buranızı dikenli tellerde yırtmadan, memleketin namı meşhur hapisanelerinde yatmadan, Ağustos’ta bile olsa, yaz rüzgarı bile olsa, soğuğu giderek soğuyan gecenin soğuğunu teninizde hissetmeden, üşümeden, çekilen acılarla hep birlikte ürpermeden gelmiyor barışın zamanı.
Bekleyeceğiz, hep birlikte bekleyeceğiz ve S harfinden başlayarak SABIR kelimesinin anlamını keşfedeceğiz.
Onlar köylerine giderken her hüviyet kontrolünde nasıl sabrettilerse, onlar evleri basılırken, ağaçları bahçeleri kururken, bir gün o ağaçların tekrar büyüdüğünü, bahçelerin yeşillendiğini görebilmek düşüyle yıllarca nasıl sabrettilerse ve hâlå sabrediyorlarsa biz de öyle sabredeceğiz. Kürt anneler PKK dediğinde, Kürt çocuklar taşlarla üstümüze yürüdüğünde, yıllardır süren direnişin abcesi önümüze sürüldüğünde anlayış, tahammül veya katlanmak doğru kelime her neyse onu seçeceğiz.
Adalet için yapacağız bunu. Adalet adına. Talep etmeyi unuttuğumuz adalet, eşitlik ve onur adına.
Yıllarca hapisanelerde eziyet etmeyi bildiğimiz bir halkın önünde şimdi barışı getirmenin kibriyle değil, tarihin önümüze serdiği ayıpların utancıyla durarak boynumuzu eğeceğiz.

Kadınların tuttuğu barış nöbetinde unutulmaz anlar yaşandı benim için. Dağa çıkmış bir kadın mesela. Üç metre ötemde duruyordu. Mikrofona geldi ve barış için silahı elinden attığını anlattı. Savaşın çirkin yüzünü görmüştü, beş yüz arkadaşını kaybetmişti bu rezil savaşta. Bu çirkin savaşta. İçimizi kurutan bu savaşta. O akşam yeniden çiçeklerimin yeşerdiğini hissetim. Kupkuru Taksim Meydanı’nda kadınların söylediği türküler yeşertti içimin çiçeklerini, mikrofona yapışan ve bırakmayan sıradan kadınların barış talepleri.
Onlar sıradandı ama çektikleri çileler öyle değil. Acının dili öğretti bunu bize. Tiril tiril titreyerek derdini anlatan, sesi öfkeden tizleşerek hem Kürtçe hem Türkçe bağıran bir anne. İsyanın dilinde onlarca cümle sıraladıktan sonra, bizler için de Türkçe bir şey söyleyen ve “Türk Kürt Arap herkes insandır” diyerek Taksim’in ortasında tepinen o anne.
Onu dinlerken saat daha sekiz bile olmamıştı… Sonra hava karardı, yüzünü doğru dürüst göremediğim kadınlar konuştu. “Ben Kürdüm ama dilimi konuşmamanın utancını taşıyorum” diyen kadınlar. O utancı kalabalık, elden ele yanındakine iletti. Daha arkaya, en arkaya… Herkes ortak utançtan payını aldı. Sonra oturmaktan tutulmuş kollar ve ayaklar hareketlendi. Genç kadınlar, Kürt kadınlar,  Türk kadınları, feminist kadınlar, feminizmin yanına uğramamış ev kadınları, biraz önce pusette çocuklarını uyutan kadınlar, dövmeli İstanbul kadınları, Diyarbakır’dan gelenler, hepsi halaya durdular. Biz de ortada kaldık ve etrafımızda dönen bu umut çemberini seyrettik. Bir kereliğine coplar, silahlar, savaş helikopterleri, savaşı besleyen bir sistem susmuştu. Biz vardık şimdi orada. Kısacık bir an, biz kadınlar.
Sonra yine acının dili.

19-08-2009 Radikal’de yayımlanmıştır.

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.