Bizim Büyük Issızlığımız*

Hayır ondan söz etmek için değil bu yazı. Çağan Irmak’ın son filminden. Isssız adamlar ve kadınlar. Issızlık. Çağın ruhu biraz da. Yalnızlık demek lazım aslında, mevcut duruma daha yakın ve daha doğru bir seçim olur belki. Kimilerine göre Avrupa’dan dalga dalga yayılan bir moda, hastalık, vaçgeçilemezlik durumu.  Evlensek de ayrılsak da, aşık olsak da, o kavurucu duyguyu hiç tatmasak da, ölmeden bir çekirdek ailemiz olsa da olmasa da geçmişte kalan şarkıyı mırıldanır gibi söylersek, hep  yalnızlık var sonunda.
Peki iyi ama ıssızlık. Onu tarif edebilir mi insan? Korkaklık belki, cesur olamamak, zamanın adamı olmak. Ama ıssızlık, onu böyle iki ağlak sahneyle anlatıp geçmeli mi? Bizim bölünmüşlüğümüz, Batı’nın mürekkebini yalarken Doğu’nun tozunu yuta yuta yarılmışlığımız, bizim yaralarımız, kadınların yaraları, erkeklerin, bizim erkeklerimizin yaraları; şiddetle büyüyen, şişen neredeyse evrene sığmayacak ruhlarımız, ruhlarımıza vurulan bıçak yaraları, tarihle aramıza atılan o büyük ve keskin darbe, dilin aldığı yaralar, bizim dilimizin.  “Galet” kelimesini örneğin, sözlükler olmadan anlayamayışımız, hicap kelimesinin yanına uğramayan gençler, hicap duymak kelimesinin derinliğinden yoksun bir halk, sözlüğünde eşanlamlı kelimeleri aradığında uzak kaldığı bir tarihin uçurumuna düşüveren. Öğrenmediğimiz tarih, bir türlü bağ kuramadığımız, arşivleri türlü sebeplerle açılmayan, geç açılan, açılsa da okuyamayadığımız.
“Issız Adam” filmi sayesinde ünlenen sahaflardan birindeyim. İstanbul’un unutulmuş sahafları. Benim memleketimin unutulmuş kitapları. Çağan Irmak adında bir yönetmen çıkmasa hatırlanmayacak olan. Memleketimin unutulmuş yazarları. Ama mahkemelerin unutmadığı. Hapisanelerin, ceza paragraflarının unutmadığı. Hangisinden başlamalı, Sinop Cezaevi mi, Sabahattin Ali mi, Yaşar Kemal mi, İsmail Beşikçi mi. Benim memleketimin ıssız yazarları.
Balık Pazarı’nın sahaflarından Gürsel Bey’e, işler nasıl diye soramıyorum bu kez. Kriz bas bas bağırıyor çünkü. Onca zamandır gelir giderim, dükkanlar daha ıssız, memleketimin işdamlarının suratı daha asık, vatandaş daha asabi son günlerde. Kriz zamanı. Ve kriz zamanında bir film. Issızlıktan dem vuran, aşktan, memleketimin mutfaklarından, o mutfaklarda pişen yemeklerden; güya bizi anlatan bir film. Ben de oturuyorum İstanbul’un güzide sinema salonlarından birinde. Bizi bulmak için. Samimiyetle söylüyorum, bize dair bir şeyler bulmak için. Bizim aşklarımıza, bizim kadınlarımıza dair. Salonlar doluyor, Çağan Irmak adına, Türk sineması adına mutlu oluyorum gerçi. Ama sormadan da edemiyorum. Biz bu muyuz, böyle yüzeysel seven kadınlar ve adamlar, mantarla etin sotelendiği steril mutfaklar. Acaba onların mutfağında en  son ne zaman bol kimyonlu cız bız, harcı bol kol böreği, zeytinyağlı pırasa, lahana dolması, karnıyarık, poğaça pişti? Filmin Holywood taklidi sahneleri birbirini takip ederken düşünmeden edemiyorum.
Patates, Soğan!
Evet poğaça. Ben mi gulyabaniyim, benim sağımda solumda oturanlar mı… Benim sokağımda, -ki tarafsız gözlere göre İstanbul’un en modern sokaklarından biri-, hala poğaça satılıyor sabahları, mısırcı geçiyor yazları, kavruk bedenli, ben Anadoluyum diye bağıran gariban simitçiler sabahları zorla itiyorlar üç tekerlekli simit arabalarını. “Ayşe kadın” diye bağırıyor sonra birisi, “patates soğan!” çatlatıyor sokak satıcıları seslerini.  Yoksul bir halkın yoksul çocukları. Geçim derdi kokuyor sokaklar. Böyle söylüyor benim gözlerim, gördüklerim. Karaköy, Karaköy’den telaşla vapura binen kalabalıklar, dişleri eksik, tiridi çıkmış Anadolular böyle söylüyor. Zonguldak’ta kömür yataklarında açılan maden işçisi alımı için sıraya giren üniversiteli işsizler. Babalarımız bu madende ölmüştü, bize öncelik verin, biz nasılsa ölüyoruz, diye yalvar yakar olan işsizler böyle söylüyor.
Biz seyrettiklerimiz miyiz, seyrettiklerini taklit eden, öyle olmak isteyen, öyle olmanın özlemiyle yaşayan, ama öyle olamayacağı için gözyaşı döken bir halk mı?  Bir kere daha düşünüp dürüstçe söyleyebilir misiniz: Neye ağlıyoruz ulus olarak? Olduğumuz mu yoksa olamadığımız hallerimize mi?
Bizim büyük ıssızlığımız. Film aslında ucundan dokunuyor meseleye.
Annesi hala çizgili torbayla İstanbul’a gelen ve ondan utanan erkekler. Ya da kadınlar. Aynada görmek istemediğimiz kendimiz. Bizim hakikatimiz. Çimen suyu satan kahvelerde bulamadığımız. Avrupa taklidi yazarlarda, yönetmenlerde bulamayacağımız hakikat.
“Bizde yoksul insan, kendi hakikatiyle yüzleşmek istemiyor, onun için okumuyor. Yoksa kimse içkisinden kesmiyor, stadyumlar dolup taşıyor” diyor sahaf Gürsel bey. Tam o sırada oturduğu taburenin yanındaki telefon çalıyor. Özel televizyonların birinden arayan muhabir genç kız, İstanbul’un sahaflarından birinde çekip yapmak istediğini beyan edip belli ki kapısından hiç girmediği sahafın adresini soruyor. “Buyrun. Biz burada çok kişiyiz. Sadece ben değil yan yana bilmem kaç tane dükkan, eski kitaplar satar sizi bekleriz’ diyor muhatap olduğu kitle adına mahcup ve mahzun sahaf Gürsel Bey.
Bir yenilmişlik duygusu sarıyor dükkanı. Kendi hakikatimizi sorguluyoruz ayrı ayrı köşelerde. Raflardaki kitaplar üstümüze üstümüze geliyor. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Bunun için mi Çağan Irmak’ın mutfağından mantı çıkmıyor, diyorum. Mantı yiyenler, seyrettikleri aynada kendilerini görmeye dayanamadıkları için mi? “Valla onu bunu bilmem ama bana asosyal diyorlar. Dışarı çıkıp kimle konuşacağım ben.” Böyle söyleyip susuyor, kendi ıssızlığına gömülüyor sahaf Gürsel. Ben mi? Ben havuçlu kek satan dükkanların önünden geçerek evime dönüyorum, kendi ıssız duvarlarıma. Sokağımda havuçlu kek satan Nadya, “Issız Adam”dan beri moda olduğunu söylüyor havuçlu keklerin. “O filmden beri çok gidiyor bu kekler” diyor ve ekliyor. “Bu arada onlardan o kadar çok ki, annesinden utanan adamlardan.”
Annelerimiz. Babalarımız. Bizim acılarımız, bizim hikayelerimiz. Biz o gaddar aynaya bakmaya ne zaman cesaret edeceğiz? Çağan Irmak’ın ucundan dokunduğu meseleyi, bizim büyük ıssızlığımızı kim anlatacak?

* 7 Aralık 2008’de Radikal 2’de yayımlanmıştır.

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.