Bakışın Gücü ya da Sınır İhlali

Göstermeliktir içine doğduğumuz ve adı, son günlerde, haber ajanslarının sepetlerine kapatma davaları, polis copları ve tecavüz davaları ile bolca düşen anlı şanlı ülkemiz. Göstermelik misafir odaları vardır göstermelik bu ülkenin;  misafirlerinin sırtlarını dayayacağı şişim şişim şişirilmiş minderler, kanepelerin önüne iliştirilmiş dar bedenli kadife puflar, yerleri milim oynamayan küllükler, belki biraz camlar silinirken, ama onun dışında  hiç açılmayan tül perdeler.
Göstermelik misafir odalarının göstermelik büfeleri birbirine benzer genellikle… Göstermelik bir ilgiyle gittiğimiz yabancı ülkelerin hatıralıkları, yer doldurmak için aldığımız ansiklopedi ciltleri, düğün nişan fotoğrafları sıralıdır orada.
Düğün deyince.
Göstermelik ülkenin, göstermelik evlerinde, göstermelik bir sevgiyle bağlanacağımız kadınlar da oluverirse, eksikler biter, içimiz rahatlar ve o zaman eh doğrusu pek hoş görünür bu evler…
Bunun için arada bir, ruhundan ziyade pasta ve çöreğiyle, kim geldisiyle, belediye başkanlı, sanatçılı davetli listesiyle, davetlilerin ellerinde tutacağı kristal kadehlerin kalitesiyle ilgilendiğimiz törenler düzenler, hayat boyu göstermelik bir sevgiyle aynı yastıkta yaşlanacak çiftler hediye ederiz, türbanlı kadınların başı açıkların, modaya uyanların uymayanların, boşanmışların boşanmamışların tek tek sayıldığı ama kendi bedenini göstermelik ilişkiler için saklayan kadınların pek sayılmadığı ülkemize.
Şişme bebekler ülkesinde yine bir kadına tecavüz edildi. Yabancı bir kadına. Dili yabancıydı, pasaportu, pişirdiği yemekler, okuduğu kitaplar… ve göstermelik ülkenin göstermelik bakışmalarına yabancıydı çeşme başında gafil avladığımız bu kadın.
Erkeklerin gözlerinin içine canı istediği kadar, canı istediği için, ister kızgınlığını, ister şefkatini, ister arzusunu ifade edene kadar uzun uzadıya bakabilirdi. Bisikletle tatile çıkma özgürlüğünü kendine tanıyan bir kadına tecavüz edildi Türkiye’nin orta yerinde.. Pippa Bacca’dan sonra bu kez de Danimarkalı bir turistti Yozgat’ın Sorgun ilçesinde erkek şiddetini yaşayan.
Göstermelik birkaç tepkiyle geçiştireceğiz…
Kadınlara gösterilen sevginin, sözümona ona verilen değerin biraz daha yakından bakıldığında iki uçlu,  iki kutuplu, gayet riyakar ve şizofren
olduğu bu ülkede.
Misafir odasında okşa, kuytularda taciz et, el ortasında bacı de, ormanda ırzına geç,  tek başına yetişemedin mi, medeniyetin yardımcıları ile, araban ile düş mesela peşine, olmadı dil ile, türlü türlü öldür kadını, var oluşu mümkün olduğu kadar zehir et öteki cinse.

Rakamlar dans ediyor.
Mor Çatı’nın verdiği rakamlara göre Türkiye’de sadece 2006 yılında kayıtlara geçmiş 72 643 kadına yönelik saldırı içerikli şiddet bildirisi var.  Bu kadınlardan 842si saldırılar neticesinde öldürülüyor. Yaralanan kadın sayısı 9 bin 317. Tecavüze gelince, Türkiye’de bu tür araştırmalar ne yazık ki pek yok. Her ne kadar gazeteler en yakınlarının, amcalarının dayılarının, abilerinin tecavüzüne uğrayan genç kızların haberleriyle dolup taşsa da, kadına uygulanan şiddet, rapor alınmadan istatistiğe geçmiyor. Anlı şanlı Türk erkeğinin anlına leke kolay kolay sürülmüyor.
Ama kadın başını yerden kaldırdı mı, ad değiştiriyor. Kadın olmuyor artık ya da bayan ya da hanfendi. Davetkar oluyor, şıllık oluyor, kaltak oluyor… Kulaklarımız duyarsızlaşıyor bu şiddete, dilin şiddetine. Duymamayı öğreniyor, duysa da duymamazlıktan gelmeyi, kaale almamayı, edepli olmayı, erkeğin saldırganlığına, horozlanmasına alışmayı.
Almanya’da uzun yıllarını geçiren ve bu “terbiye”den yoksun kadın arkadaşımın Türkiye’ye alışamamış kulakları yadırgıyor işittiklerini. Ayağının tozuyla bindiği taksideki şoförün nasıl hayasızca küfür ettiğini anlatıyor. “Benim önümde utanmadan dolu dolu küfür edip durdu” diyor.
Erkekler ve onların arabaları. Geceleri yollarda üstümüze üstümüze sürülüyor. En çok güvenmek istediklerimiz, taksiciler, polisler gecenin bir saatinden sonra sokakta gezinen kadınlara arabalarıyla neredeyse sürtünerek geçiyorlar.
Kışkırtmamayı öğreniyoruz, gidilmemesi gereken köyler listesi çıkarıyoruz kendimize, uzak durulması gereken çalılıklar, sokakta olunmaması gereken saatler. Sonra kendi gülüşümüze, kolumuzu kaldırışımıza, otururken bacağımızı eğişimize, dans ederken kalçalarımızı sallayışımıza, yani kendi bedenimize sınırlar koyuyoruz.
Yabancı kadınların Anadolu medeniyetini gezmeye kalkıştığında dikkat buyurmadığı sınırlar.
Erkeklerin çizdiği görünmez haritalarca belirlenen sınırlar.
Kağıda basılı olmasa da erkeğin gözünü içeriyor bu haritalar. Onun bakışını. Onun gücünü.
Gözünü yerden kaldırmak, hatta soru sorarken ötekinin gözünün içine bakmak cesareti gösteren, kendine yaklaşan erkeğe belki biraz gülümseyen, haddini bilmeyen, zaten erkeksiz ve tek başına yola çıkarak niyetini belli eden kadınlar.
Yavaş yavaş kararıyor kelimelerin rengi… kapkara bir duman gibi çöküyor üstümüze.
Bakışın gücü dile yansıyor.
Anneler kutsaldır.
Ama haritadan çıkan, sınırı geçen kadınlar anne de olsa al aşağı ediliyor, lime lime ediliyor, etiketlendiriliyor.
Kadın erkeğin gözüne meydan okuduğunda, o bedene kalemle, sözle, erkek bedeniyle yapılacak müdaheleleri hak ediyor.
Akdeniz güneşine, Ege’nin yemyeşil köylerine, bozkırın hiçliğine çıplak gözlerle bakmaya gelmiş ve hiçliğe mahkum edilmiş yabancı kadınlar.
Onlar aslında bizim hiçliğimize ayna tutuyorlar. Yıllardır yaşadığı aşağılanmaya katlanan, ağzını açmayan, erkeklerin koyduğu sınırlar içinde güle oynaya, dövüle dövüle, tecavüz edile edile yaşayan, kutsal kadın madalyası alacağını sanarak susan Türkiyeli kadınının hiçliğine.
Peki ne yapalım?
Yapılacak çok şey var, ama ben öncelikle kadınları sınır ihlaline, bu ülkeli erkeklerin gözüne, onlar kendi vicdanlarına bakmayı, onunla hesaplaşmayı öğrenene dek, korkmadan, üsteleyerek, yalan perdesini kaldırmak için  ısrarla bakmaya davet ediyorum.

18 Mayıs 2008’de Radikal 2’de yayımlanmıştır.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.