Son Kale

Hepimizi kendi bahçemizde bir sürgüne dönüştüren nedir? Mesele gitmek ya da gitmemek değil çünkü. Gitmeden, memleketi, vatanı, ülkeyi, alıştığımız çöplüğü adını ne koyarsanız koyun, terk etmeden de bir sürgüne dönüşebiliyor insan. Gördüklerini, tanık olduklarını, gazetelerin manşetlerini, suyun tadını, trafiğin kurallarını, en çok da onunla aynı havayı soluyanların konuştuğu dili yadırgayabiliyor, bir kolunu yitirmiş gibi hissedebiliyor kendini. Bunu söylerken, gerçek sürgünün acısını tatmışlara saygıda kusur etmek değil maksadım. Ama başka bir acıdan, epeydir, birlikte yaşadığımız şu sınırlar içinde hep birlikte çektiğimiz ve itiraf etmekten gocunduğumuz, bunu romanlarında, sohbet meclislerinde, demeçlerinde dillendirmeye, ifade etmeye çalışanları tu kaka diyerek susturduğumuz bir acıdan söz etmek.
Bir burukluktan daha çok. Kazıklanmışlık duygusundan… Kaybettiğimiz koylardan… Kaybettiğimiz kalelerden… Kaybettiğimiz bir sahilden.
Karadeniz sahil yolu üzerine “Son Kumsal” adlı, sıcak ve masum bir belgesel yaptıkları için azarlanan birileri var. Rüya Arzu Köksal ve eşi Aydın Kudu denizsiz yaşayabilenlerin gaddarlığını anlatıyor. Bir bölgeye, horonuyla, hamsisiyle, neşeli türküleriyle tanıdığımız Karadeniz’e yapılan kötülüğü resmediyor, balıkçılarla, yöre halkıyla yaptıkları röportajlarla bu kötülüğü belgeliyorlar. Sonra film gösterime çıkıyor, onlarla aynı gemiye binmiş bir belediye başkanı, İnebolu’da belgeseli izlerken geminin su almasından duydukları rahatsızlığı anlatan bu arkadaşlara kızıyor, hem de çok kızıyor.
Teslim olmayan son birkaç kişinin kulağını çekmeyi üstüne vazife biliyor. Bağırıyor, hakaret ediyor, belgesel gösterimine son veriyor… Basından takip ettiyseniz bildik bir hikaye. Bilmediğimiz, o insanların öyküleri. Denizi yitiren insanların öyküleri. Eynesillilerin, Vakfıkebirlilerin öyküleri.
Başlangıç
Kumsala vuran, çakılları sürükleyen dalgaların sesiyle başlıyor “Son Kumsal”. Denizi işaret ediyor sonra mikrofon tutulanlardan biri ve “İlk burada başladı” diyor, sahili göstererek. “Babam dut ağaçlarının altında öğretti yüzmeyi,” deyip hemen ekliyor: “İnsanın çok sevdiği birinin ölmesi gibi bu olan biten.”
Başlangıçtan söz ediyor o. Babasıyla yıkandığı sulardan, kimsenin hatırlamak istemediği bir yerden. Başlangıç, orada yaşayanların, sesine, tuzuna, kumuna endekslendiği Karadeniz.
O kıyıdan hepimiz geçtik aslında. Hepimizin elinden değer verdiğimiz bir şeyler alındı, sevdiğimiz bir ağaç, yıkılmasın diye gözünün içine baktığımız bir konak, kıymeti bilinsin diye için için dua ettiğimiz türkuaz renkli suyunda yıkanmaya doyamadığımız bir koyu yitireli çok oluyor.
Benzer çevresel yıkım süreçlerini başka ülkeler de tecrübe ettiler tabii. Ama burada farklı bir şey yaşanıyor. Bizler parti, örgüt ya da hükümet fark etmiyor, eleştirilecek olan erki elinde tutan güç olduğunda insana tanınan o en büyük ayrıcalıktan yoksunuz. Sesli düşünmekten, konuşmaktan yani. Başkalarının istediği gibi değil dilediğimiz gibi konuşmaktan. Özgürce, sansürlemeden, ket vurmadan, nazikçe tabii, ama korkmadan konuşmak. Gerçeği göre göre, katledilen denizleri, balıkları, kıyıları göre göre susmak zorunda kalmamak.
Olur mu?
Masum bir belgesele, dalgaların sesini konuşturan bir belgesele dahi tahammül edemiyoruz. “Galiba birileri bize bunu çok görüyor. Onlar denizsiz yaşayan insanlar”, diyor bölge insanı. Arka planda deniz dolduruluyor, deniz ölüyor. Ve tüyleriniz ürperiyor.
Vazgeçilmezleri düşünüyorsunuz. Yaşamak, diyorsunuz, nefes almak, koruma altına alınan deltalarda bir tekneyle suya açılmak, insanın saldırganlığını, oburluğunu, her şeyi, tavukları, inekleri, balıkları sonuna kadar tüketerek yaşayabileceğine ve bu arada kendinin tükenmeyeceğine inanan insanı düşünmek.
Ve bu aldanmayı sürdürebilmek için kaleler yükseltmek, miğferini, kılıcını kuşanıp son kaleye çekilmek. Mümkünse internet bağlantılı bir kaleye! Ve dünyayı tınmamak.
Belgeselcilerin cep sinemasında oturmuş, geçmişte kefalle mezgitin balık diye yüzüne bakmayan, eline palamudu, lüferi, sargını almaya alışmış balıkçıları dinliyorum. Onları dinlerken, kalkınma projeleri mi hıh, demek geliyor içimden. Mutsuz çünkü Karadenizliler. Her şey insanın mutluluğu için değil mi son kertede?
Bir dakika, bir dakika!
Şüpheci kuş araya giriyor. Balıkçıların hiç mi suçu yok katliamda? Var elbette, böyle şüpheci bir kuşla dolaşıyorsanız içinizde, siz de Karadeniz’de kirliliğin diğer yüzlerini ortaya dökebilir, balığı bitirenin yanlış avlanma yöntemleri, kirlilik, sahil yolu ve bunların hepsi olduğunu anlatabilirsiniz. Evet, gerçeğin pek çok yüzü var ve bunlardan birini anlatıyor “Son Kumsal.” Doğal olarak seçiyor anlatacaklarını. Sahil yoluna karşı mücadele verdiği için kurşunlanarak öldürülen avukat Cihan Eren yok mesela belgeselde, mafya kirli işler, adını duya duya usandığımız çeteler yok.
Koskocaman bir kepçe var. Karadeniz’i taşla dolduran. Hepimizin hayatının üzerine inen. Sindiren. Konuşturmayan. İkiyüzlülüğü gerçeklere tercih eden. Çetelerle baş ettik diyelim, o kepçeyle nasıl baş edeceğiz?
Herkes o kepçeden nasibini alıyor zira ve tek çare olarak kötü yürekli kepçeden kurtulup kaçmayı görüyor. Genç bir kız, yapılan tahribattan ruhunu, vicdanını, hafızasını ancak böyle kurtaracağını düşünüyor olmalı ki, “Gitmek istiyorum buradan” diyor. “Nereye gideceksin?” Belgeseli izlediğim boş salonda onunla konuşuyorum. Önce İstanbul’a, sonra Almanya, sonra ver elini…
Dünya küçük, elbette gidilecek bir yer bulunur. Ancak mesele gitmek ya da kalmak değil. Mesele o kepçenin son kalelerin üzerine indiğini söylemek. Daha doğrusu böyle bir kale olmadığını kabullenmek. Sığındığımız evlerde, limanlarda kollarımızı bağlayarak olan biteni seyrederken korunaklı olduğumuz yanılsamasının en büyük yutturmacalardan biri olduğunu zor da olsa itiraf etmek. Gitmemek.
Kalmak.
Direnmek. Kalkmak sonra. Kaleyi terk etmek ve dalgaların sesini dinlemek.
İnsanı hatırlamak. Unuttuğumuz insanı, insanın gerilimlerini, acılarını, açmazlarını, isyanını yeniden sanatın, tuvalin, notaların, sinema perdesinin, kuramların ortasına yerleştirmek.
“Son Kumsal” elli küsur dakikanın sonuna gelindiğinde daha fazla bilgi verebilirdi, sahil yolunun başlangıç tarihine, geçen sürece dair toparlayıcı ayrıntılar eklenebilirdi dedirtiyor belki.
Mesele bu da değil.
Mesele, hala, bütün olan bitenlerin, kaybettiklerimizin, kazandıklarımızın, ödediğimiz bedellerin bir zafer türküsü gibi anlatılabileceğine dair olan inanç. Mesele, bundan böyle anlatılacak olanları kendimizi ve memleketi korumadan anlatmak.
Sürgüne bile yollansak, geride kalan ülkeden utkuyla bahseden o göğsü şişkin üsluptan vazgeçmek. Bu ülke insanının da bütün insanlar gibi obur, Karadeniz dahil önüne çıkan tüm denizleri iştahla yutacak kadar açgözlü, üstelik hem obur hem bilinçsiz olduğunu ve başkalarının hatalarından olsun ders almadığını, Akdeniz’i yavaş yavaş İspanya sahillerine benzettiğini, Karadeniz’de yaşananların fıkra değil gerçek olduğunu kabul etmek.
Yönetmen Rüya Arzu Köksal ve yapımcı Aydın Kudu bunu deniyor Kırgınlıkları, endişeyi, doğa katliamını anlatmayı. “Sahil yolu mahkeme kararıyla Sinop Gerze’de durduruldu. Ama oradakiler endişeli bir bekleyiş içinde. Çünkü aynı süreç Trabzon’da da yaşandı ve mahkeme kararlarına riayet edilmeden inşaat devam ediyordu” diyor yönetmen Rüya Arzu Köksal.
Belgelemek. Unuttuklarımızı hatırlamak. Düşünmek bunun hep böyle tekrarlamak zorunda olmadığını. Ve sonunda şunu hazmedebilmek: Kutsal olan insanın yarattıkları, yollar, arabalar, tanklar, meclisler, başbakanlar, krallar, kralların yürüdüğü yollar, cumhuriyetler değil. Kutsal olan insandır. Kutsal olan doğa, içinde yaşadığımız dünyadır.
Ama ne yazık ki inşaat makineleri, korku, yıldırma, tahakküm makineleri çalışmaya devam ediyor.

10 ağustos 2008’de Radikal 2’de yayımlanmıştır.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.