Kırılgan Hayat, Kırılgan Toplum

Millete Seslenmek.Evet bu mümkün olabilmeli. Yalnızca başbakanlar, politikacılar değil benim ülkemin kadınları, anaları, yazarları, aydınları, bırakın aydınları, bir kalp taşıyan, kalbi bu ülkede çekilen acılara dayanamayan herkes milletine seslenebilmeli. İşte ben, eline aldığı gazetelerin manşetlerine, manşetlerden taşan kana, sonra “Şişli’de canlı bomba yakalandı” ya da “Aktütün’den sonra altıncı hava harekatı” haberlerine, yanı başımızda her an patlayabilecek o bombaya, ülkedeki bu gerilime,  iki halkın göz göre göre birbirine düşman edilişine artık dayanamayan, artık başka bir gündeme uyanmak, çocuğuna başka bir ülke bırakmak isteyen bir anne, şiddetin, savaşın, yok oluşun kitaplarını okumaktan yorgun bir aydın olarak sizlere sesleniyorum ve diyorum ki: Gelin hep birlikte hatırlayalım neyi unuttuk biz? Hepimizin etten kemikten yaratıldığını, bedenlerimizin yaralanabilir olduğunu ve insanın yaralanabilirliğinin tüm ölümlülerin yumuşak karnı olduğunu mu? Neyi unuttuk biz? Kendi yaşamımızın başkalarına bağlı olduğunu, kaderimizin başlangıçta ya da nihai olarak ötekilerden ayrılamaz olduğunu mu? Ötekilerle ilişkimizin sorgulanabilir, sorgulanmak zorunda olan bir şey olduğunu mu? Bizi “biz” yapan şeyin ötekilere olan bağlılığımız olduğunu mu?Eğer biz normal hayatlar sürmek, manşetlerimizi değiştirmek, bu ülkenin topraklarına kan değil başka çiçekler ekmek istiyorsak hatırlamak zorundayız ki:  Bir yas hiyerarşisi yapılamaz. Yani bazı ölümler diğerinden daha itibarlı değildir.Aslında mesele başka topraklar olunca anlıyoruz pekala ve bal gibi ölümün herkes için ölüm olduğunu, haksız olduğunu ve korkunç olduğunu. Filistinliler olunca ölenler, ya da Iraklı çocuklar, kendimizi Üçüncü Dünya çocukları olarak mağdurların yanında hissediyor, onlara sempati ve dayanışmamızı her fırsatta göstermeyi insanlık görevi addediyoruz.Peki iş bizim topraklarımıza gelince neden tutuluyor akıllar?Bunu anlayana kadar defalarca sormak zorundayız:Neyi unuttuk biz?
Ben milletime sesleniyorum ve millet dediğimiz o soyut kelime hepimizin analarını babalarını, bize ilk kelimeleri harfleri öğreten öğretmenleri, kürsülerinden verdikleri derslerle ufkumuzu genişleten üniversite hocalarını, karşı komşumuzu, birlikte denize girdiğimiz yazlık komşumuzu,  ekmek aldığımız bakkalı, sabah kapımıza ekmek bırakan kapıcıları, yüzüne baktığımız yüzümüze bakan herkesi kapsadığı için diyorum ki: Ey bir yüzü olan herkes, ey sevgili üniversite hocalarımız, ey sevgili komşularımız ve sevgili analarımız babalarımız, ve sevgili amcalarımız, sevgili kardeşlerimiz bizi neden yalnız bıraktınız? Biz ki, üç kuşak olarak, şehrimize konuk gelmiş İngilizce bir müzikali birlikte dinlemek, geçmişin nostaljisiyle coşmak, yan yana durup dans etmek için buluşabiliyoruz da -Mamma Mia’nın her gece tıklım tıklım dolu olan salonunu, o salondaki birliktelik duygusunu anmak nedense  önemli geldi bu satırın yazarına-, neden ortak bir acıyı dindirmek için bir meydanda toplanamıyor, hep birlikte, bir kuşak öncemiz ve bir kuşak sonramızla o meydanlarda var gücümüzle bağıramıyoruz: Artık ötekiler için de yas tutmak, onları anlamak ve değişmek zamanıdır. Evet, eğer yas tutulacaksa bütün çocuklar için tutacağız o yası. Ötekiler için de tutacağımız bir yas var yani. Oysa yalnızız yasımızda. O zaman bir kere daha soruyorum:  İlkokulda beş uzun yıl boyunca sabah sabah ayağa kalkarak sizleri sayacağımıza and içtiğimiz büyükler, siz bizleri neden terk ettiniz? Ve bizler, sonrakilere, “seveceğimiz o küçüklere”, bizden sonra gelenlere neyi öğretmeyi unuttuk?
Okuyanlar  kullanmaya başladığım kavramların kaynağını tanımakta güçlük çekmemiştir heralde. Ünlü Amerikalı düşünür Judith Butler, “Kırılgan Hayat”ta, Amerikalıları, yaşadığı toplumu ve hem bu toplumun hem kendisinin başına gelenleri, 11 Eylül sonrasında anlamaya çalışır. Bunu yaparken de iki boyutu öne çıkarır: yas ve insanın yaralanabilirliği.
“Yas, korku, kaygı, öfke. Amerika Birleşik Devletleri’nde şiddetle kuşatılmış durumdayız, şiddet uyguladık ve halen uyguluyoruz, şiddete maruz kaldık, şiddetin korkusuyla yaşıyoruz, daha fazla şiddet planlıyoruz ki, planladığımız belki de “terörizmle karşı savaş” adına sonsuz bir savaşla geçecek belirsiz bir gelecek. Şiddet kesinlikle en kötüsünden bir temas, bir dokunmadır; insanın öteki insanlar karşısındaki, ilksel yaralanabilirliğinin en korkunç şekilde açığa çıkması.”
Bu yaralanabilirliğe dikkat etmeli, hatta boyun eğmeliyiz diyen Butler, yaralanabilirlik ve kederle uğraşmanın yöntemlerinden yasa varıyor, sonra da durup şöyle diyor:“Öte yandan bu yeni bir anlayış için çıkış noktası olabilir, tabii eğer narsist melankoli takıntısı başkalarının yaralanabilirliğini de göz önünde bulundurmaya dönüştürülebilirse. Böylece kimi insan yaşamlarının diğerlerinden daha çok yaralanmaya açık olduğu ve dolayısıyla kimi insan yaşamlarının diğerlerinden daha çok yas tutulmaya layık görüldüğü koşulları eleştirel olarak değerlendirebilir ve bunlara karşı çıkabiliriz.”Emperyalizm karşıtı bir eşitlikçiliğin mümkün olabilmesi için kadın bakışını, kadınların ortak deneyimlerini, bu deneyimlerin tortusu olan kadın duyarlılığını devreye sokar Butler ve “Bağlantının, ittifakın, ilişkinin anlamlarını yeniden düşünmek şimdi her zamankinden daha önemli” der. Ortak bir bedensel yaralanabilirliği düşünerek, bir kolektif sorumluluk kuramı geliştirme, oluşturma hedefi güder.
Beni yaralayanlar. Benim yaraladıklarım. Yaraladıklarımın hikayeleri gözlerimi tamamen kapadığım.Yaraladıklarımın onurları. Ayaklar altına aldığım. Onur, insan onuru,  yası bile tutulmaya değer görülmeyenlerin çiğnenen onuru. Judith Butler, Amerika’dan nefret edenleri, bu toplumu yaralamak, Amerikalıların bedenlerine zarar vermek için ellerinden geleni arkalarına koymayanları anlamaya çalışıyor. Anlamak zorunda çünkü. 11 Eylül onun ve diğer Amerikalıların yaralanabilir olduğunu hatırlattığı için anlamak zorunda. Butler’in satırlarını okurken bir an “ya bizim Filistinlilerimiz” demek geliyor içimden. Ve bunun yaratacağı infiali düşünerek ürperiyorum. Benden öncekilerde ve benden sonrakilerde yaratacağı infiali. O zaman sormadan edemiyorum: Neden bu yaralanabilirliği idrak etmemek, idrak ederek değişmemek için bu kadar direniyoruz?
Onun saptamaları, cümleleri, satırları öyle güzel ki. Tekrar tekrar okunabilir ve tekrar tekrar okunmalı: “Mesele daha ziyade… ontoloji düzeyinde bir isyan. Gerçek olan nedir? Kimlerin yaşamları gerçektir? Gerçeklik nasıl yeniden yapılanabilir?”Dışlananları anlamak zorundayız. Dışladıklarımızı yani. Eğer bu şiddet spiraline son vermek, eğer ayılmak, kendimizi, çocuklarımızı bu vahşetten kurtarmak istiyorsak.  Ve bunu yaparken onların kurulu gerçekliğe girmelerinin zorluklarını görmek, kurulu gerçeği sorgulamak zorundayız.Neden mi?Gelin sözü Butler’e verelim bir kez daha.“Çünkü eğer senin tarafından allak bullak edildiysem, demek ki sen zaten bendesin ve ben sensiz hiçbir yerdeyim… Sen benim bu yön şaşkınlığı ve kayıp üzerinden kazandığım şeysin. İnsan tekrar böyle varlık bulur işte, henüz tanımadığımız şey olarak.”
19 Ekim 2008’de Radikal 2’de yayımlanmıştır.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.