Paul Auster, Yalnızlığın Keşfi.

“Baba öldüğü zaman, diye yazar, oğul hem kendi babası, hem kendi oğlu olur.” Yıllarca başucu kitabım olan romanın, Görünmeyen bir Adamın Portresi adı verilen birinci bölümü yazarın babası ile ilgili anılarına ayrılmıştır. Büyük bir sarsıntının ardından oturur masanın başına Auster, babasını yitirmiştir ve en sarsıcı romanını yazar. Bir anı romandır bu. Duru, net, içe oturan cümlelerle doludur. Romanın sayflarında karşımıza çıkan bu katıksız cümleleri okurken, dönüp dönüp kendi geçmişize gitmemek neredeyse imkansızdır.

Yalnızlığın Keşfi bir anı-romandır ve Paul Auster’i meşhur eden kitap olduğu söylenir. “Bir gün bir yaşam vardır. Bir adam, örneğin, sağlığı yerinde, yaşlı bile değil, hiç hastalık geçirmemiş. Her şey eskiden olduğu gibi, bundan sonra hep olacağı gibi… Sonra ansızın ölüm geliverir. Adam yavaşça iç geçirir, oturduğu yere yığılır. İşte bu ölümdür.”

Babasını yitirdikten sonra yalnızlığın kara deliklerinde kaybolan Auster, oradan çıkmak için oturur ve babasının yalnızlığını yazar. Başka birinin yalnızlığına girmenin olanaksız olduğunu bilerek. Gene de bu yalnızlığı anlamak zorundadır, kendi yalnızlığının ipuçları da oradadır çünkü, babasını anlamaya başlamak kendi yaşamını anlamaktır.

Baba-oğul, resimler, ölmüş bir adamın eşyaları. Yaşarken yok olan bir babayı bulmaya, şurda burda ele geçirdiği küçük parçaları bir araya getirme yoluyla babasının yaşamını, dolayısıyla da kendi yaşamını açıklamaya gayret eder yazar. Okurken içimizi kaskatı eden anılardır bunlar.

“İlk anım: Babamın yokluğu” diye yazıyor Auster. Varken de dalgın, ilişkiye giremeyen, dünyayla iletişim sorunları olan bir babadır onunki. Dışarı tükürmek için arabanın camını indirmeyi unutacak kadar dalgındır babası. Penceredeki tükürük ve camdaki tükürüğün aşağı kayışını izleyen oğulun duyduğu sınırsız sevinç. Yazdıkça karanlığa gömülen baba. “Bana öyle geliyor ki, bir şey anlayacaksam, karanlığın bu imgesini delmek ve dünyanın mutlak karanlığına girmek zorundayım.”

Yalnızlığın Keşfi’ni tek tek bu nefis cümleler tutar ayakta. Auster’ın insanın yalnızlığının derinliğine ulaşmak için tutunduğu cümleler. Kuşkusuz ölümle ilgili, çocuklukla ilgili sarsıcı pek çok bölüm yakalanabilir romanda. Beni en etkileyen cümleye gelince, “Belki de asıl önemli olan bu işte: Ortada görünenle yetinmeyip insanca duyguların özüne inebilmek”; Van Gogh’un bir mektubunda, ressamın “Herkes gibi ben de aile, ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. Bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!” itirafını okuduktan sonra yazar Auster müthiş cümleyi.
Babasını kaybetmiştir. Ölüm yalın ve direktir. Artık itiraf zamanıdır. Ölümün sonuçlarını da böyle süssüz, yalın cümlelere anlatır Auster.
Ne kadar çok itiraf edersek o kadar iyidir!

Avrupa’da kendi memleketi Amerika’dan daha meşhur olan Auster, gerek insanın kendine karşı savaşını anlattığı “Yükseklik Korkusu”nda, gerek “New York Üçlemesi”nde okura sürükleyici, ufku geniş hikayeler sunar o maharetli kalemini konuşturarak. Ama “Yalnızlığın Keşfi”’ndeki derinlik başkadır.
Yalnızlığın derinliğidir ne de olsa bu.

İkinci bölümde yazar, masallar ve kutsal kitaptan metinler üzerinden kendi babalığını sorgular. Pinokyo, Yunus’un Masalı,
Binbir Gece Masalları. Pinokyo ve babası Gepetto’nun öyküsünün oğluyla kurduğu ilişkide özel bir yeri vardır. Masalı oğluna okurken kendi kendine sorar Auster: Gerçek bir evlat olabilmek için insanın denizin derinliklerine dalıp babasını kurtarması gerektiği doğru mu?
Defalarca okunan bir masal ve yine defalarca okunan bir kitap, “Yalnızlığın Keşfi”. Kitabı ilk okuduğum tarihte oğlum henüz doğmamıştı. Daha sonraları, iki üç yaşında bir oğlanla şehirde gezinirken, bazen Auster’ın sayfalarında geziniyor gibi oluyordum. Çocuğun hafızası, çocuğun masalları. Oğlum aradan altı ay geçtiği halde annesinin arabayla duvara çarptığı yeri hatırlıyor “Anne bumm” diyerek, duvarın önünden her geçişimizde unutmadığı bu ana geri dönüyor, beni de kitaba döndürüyordu.

Oğlunun hafızasının keskinliği dehşete düşürür zaman zaman Auster’ı. Babasının unutur sandığı hiçbir şeyi unutmuyordur aslında çocuk. Hatırlıyor ve gerçekle başa edebilmek için babasının öyküler anlatmasını istiyordur. “İnsanın gece düş görmezse delireceği söylenir. Aynı biçimde, bir çocuğa düş dünyasına girmesi için izin verilmezse, o çocuk gerçekle asla başa çıkamaz” diye yazar bu anı-romanda Auster. Arkasından, Karamazov Kardeşler’den o muhteşem yorum cümlelerini alıntılar: “Gerçeği ele geçirmek için gerekli olan acı birikimini oluşturmakta çocukların çektiği acılar kullanılacaksa, önceden söyleyeyim ki gerçeğin tümü bile böyle bir bedel ödemeye değmez.”

Böylece bir metin ötekine ulamlanır, bir kitap ötekine uzanır. İnsanın içinden, baba-oğul temasını açmışken, “Sonsuzluğa Nokta”dan, her okuyuşumda tekrar hayran olduğum, “bir baba yaratmak” bölümünü aktarmak, babasının gölgesi olmaktan kurtulmak için şehre kaçan adamın öyküsünü anlatmak geçer. Ama gelin, Hasan Ali Toptaş’ın bu yetkin eserinden ilerde tek başına söz edelim. Burada ise sözü tekrar yalnızlığa verelim.

Masalların öykülerini kendi öyküsüyle içiçe örerken, Anı Kitabı adını verdiği ikinci bölümde, Binbir Gece Masalları’nı şöyle özetler yazar: Konuş ya da öl. Konuştuğun sürece ölmeyeceksin.
Yalnızlığın Keşfi’ni ise biz şöyle özetleyebiliriz. Oku. Okuduğun sürece ölmeyeceksin.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.