Michael Cunningham, Dünyanın Sonundaki Ev

Cunningham’ın beyaz perdeye aktarılan “Saatler” adlı romanından dokuz yıl önce yazdığı, aynı derecede sürükleyici ve etkileyici romanı.

Mutsuzluktan inleyen bir toplum. Arayış içinde bir kuşak. Ana babalarının eteklerinde taşıdığı değerleri reddeden, özgürlük, cinsel devrim bayrakları açan, hiç bir yere ait olamayan, dönemedikleri evin yerine, dönülebilir bir ev arayan bir kuşak. Kendi evine dönemeyen. Bizi anlatabilecek en net cümle budur bence: Kendi evine dönemeyen bir kuşak. Gene de evin sıcaklığının yerini doldurulamaz. Paul Auster’ın “Yalnızlığın Keşfi” kitabını tanıtan yazımdaki Van Gogh cümlesini hatırlarsak, “lamba direği gibi taş ya da demirden” yapılmamışızdır çünkü.
Bu evi bulmanın sancılarını anlatır Dünyanın Sonundaki Ev. Başkaldırmak da, reddetmek de, ikiyüzlü olduğu için reddettiğimiz toplumun yerine konacak dürüst bir şeyler bulmak da kolay değildir.
Müthiş bir başlangıçla açılır roman. İnsana “yuvayı dişi kuş yapar” vecizesini haklı çıkarmak için çırpınan tutumlu annelerimizi, onların bir eve hapsolmuş mutsuz kadın arkadaşlarını, bu mutsuz kadınlarla nasıl baş edeceğini bilemeyen çaresiz erkekleri hatırlatan bir başlangıç. Boby’nin annesi ipe hepsi üçer dörder defa kullanılmış ve yıkanmış naylon torbaları kuruması için asarken, babası üzeri açılan spor bir Chevy marka araba ile sahneye dalar. Annenin tutumluluğu ile babanın müflisliği arasındaki tezat üzerine kuruludur sahne. Bu romanda kadınlar erkekleri anlamayacaktır, erkekler de kadınları ve hatta erkekler erkekleri…
Birbirine tutunarak New York cangılında ayakta kalmaya çalışan, ikisi taşralı üç karakter: Jonathan, Boby ve Clare. Jonathan ile Boby eşcinsel, Clare ise, Luther yanlısı iyi bir terbiye ile yetiştirilmiş, ancak hayli uçuk kaçık, heteroseksüel ilişkilerde yakalayamadığı mutluluğu bu iki gay erkeğin neşesinde arayan şehirli bir kadındır.
Ancak işler, Clare Boby ile yatınca çetrefilleşir. O Gay neşeden eser kalmaz başka bir deyişle. İster istemez insanın aklına şu soru gelir: Suç cinsellikte midir?
Bir romanı roman yapan yalnızca seçtiği konu değil kitabın dilidir de elbette. Cunningham’ın kullandığı sarkastik, yalın, ironi dolu ve bir med-cezir ritminde, zaman zaman geri çekilen, bazen de taşıp üzerimizden akarak giden gelgitli dil, romanı okurken sanki bir hamakta uzanıyor ve tatlı tatlı sallanıyormuş hissi uyandırır insanda. Bir karakterin ağzından anlatılan roman grafiği yükselir yükselir ve bir sonraki karaktere geçmek üzere duruverir, tırmanır tırmanır ve hoop! gene sırasını peşi sıra gelen karaktere verir. Bu arada hamakta uzanıp sorarsınız: Suçlu kim?
Hesapçı ve sinsice, eşcinsel olduğunu bildiği halde Boby’den çocuk yapan Clare mi, ilişkilerde birlikte oldukları erkeklere soluk aldırtmayan kadınlar mı, yoksa ilişkilerin kendisi mi? Suçlu insanın kimlik arayışını görmezlikten gelmeyi tercih edenler mi? Yoksa suçlu, bencilliğe, egoya, yüzeyselliğe prim veren çağ mı? Yaşadığımız çağ. Cunningham o iğneli diliyle, kimseyi suçlamadan ya da herkesi suçlayarak yarattığı karakterleri anlamaya çalışır, bu arada okur da yaşadığı çağı, toplumu, kendi ilişkilerini anlamlandırma fırsatı yakalar gömüldüğü sayfalarda.
Tıpkı karakterleri Boby ve Jonathan gibi, hayatının bir döneminde New York’a taşınan yazarın tespitleri keskindir. Clare bir çocuk sahibi olmak için yanıp tutuştuğu günlerde şöyle der: “Tek istediğim, kazara gebe kalmaktı -gerçekten. Modern yaşamın hiç beklenmedik olumsuzluklarından biri de, kendi yazgılarımıza karşı kazandığımız zafer. Pek çok şeye, neredeyse her şeye biz karar verir olduk..”
Giderek seyrekleşen tesadüfler. Her şeyin bizdekinden çok daha gına getirici bir düzenlilik ve kesinlik içinde kontrol altına alındığı Batılı toplumlar. Belki de biraz bu yüzden, hayatı rastlantıların doğasına bırakabilmek kaygısıyla bir yere yerleşemeyen, yerleşmek istemeyen, her an her yere gidebilirim duygusunu hep içinde taşıyan bireyler… Yerleşecek bir yer bulamayan. Yalnızlık, yitiklik, kaybolmuşluk duygusu. Jonathan göçebe ruhlu modern bireyin temsilcisidir romanda. Sanki bunu korkusuzca yaşıyormuş, sahip olduğu yaşamı terk edip bambaşka bir yere mesela Sri Lanka’ya bile gidebilirmiş ve seçimleri tamamen kendi tercihiymiş gibi yapsa da, hissettiği çaresizliği çok geçmeden itiraf eder. “Gerçekten öğrenmek istediğim tek şey, … bana ne olduğunu öğrenmek. Neden kendime bir yaşam kuramıyorum?”
Köksüzlük kolay değildir, artık doğduğumuz evde yaşlanamıyorsak, bir insana, bir şehre bağlanamıyorsak, sevdiğimiz insanla bir ömür geçiremiyorsak, bunun bedeli ağırdır, itiraf ettiğimizden daha ağır. Başka sözlerle söylersek, her tercihin bir bedeli vardır. Cinsel tercihlerimizin, yaşadığımız yere, seveceğimiz kişiye dair seçimlerimizin. Bunu anlatır Cunningham.
Belki de bazı şeyler tercih değildir. Evet, ertelenemeyen bazı gerçeklerden, bazı sonlardan, bazı başlangıçlardan söz eder 1952 doğumlu yazar romanında. Ertelenemeyen “seçim”lerin çözümlemesi harikuladedir. Boby ve Jonathan’ın birbirlerini seçtikleri o sahne sözgelimi. Artık geri dönüşün olmadığını bilerek buz tabakasıyla kaplı suya atlayan Jonathan. Kitabın satırlarını okurken buzları kendi tenimizde hissederiz. “Hafif çıtırtıyı duydum, sağa sola sıçrattığım buz kıymıklarını hissettim, …soluğumun kesildiğini, yüreğimin durduğunu hissettim – hem de uzunca bir an… kusursuz bir durulukla şöyle düşündüm. Ben öldüm. Çünkü tıpatıp öyleydi.”
İnsan bir karakterden diğerine sıçrayan anlatı tekniğine kaptırmış romanı okurken ister istemez, şunu itiraf eder: Yaşamak aslında koskoca bir sorudur. Cunningham, yer yer çırılçıplak bıraktığı, kimi zaman da muammaların arkasına sakladığı karakterleriyle, bunu ama hep bunu hatırlatır bize.
Kim bilir, Başucu Kitapları listesine Michael Cunningham’ın Saatler adlı romanını değil de, aynı yazarın “Dünyanın Sonundaki Ev”ini dahil edişimin nedeni de budur, yaptığım seçimler ve kaybolmuşluğum hakkında bana sordurttuğu sorular.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.