Anton Çehov, Bozkır

Koskoca bir boşluktur bozkır, insan içinden bir kere, hele de çocukluğunda geçtiyse, derinlerinde bir yerlerde ömür boyu taşır bozkırın boşluğunu.Ağaçsız, kurak, ıpıssız boşluğunu tanıyorsanız bozkırın, bu öyküyü sevmemeniz de imkansızdır.

Çehov’un toplu öykülerinde yer alan “Bozkır, Bir Yolculuğun Öyküsü”, içimizdeki bozkırın öyküsüdür aynı zamanda: “Bir temmuz sabahının erken saatlerinde Z. İline bağlı N. kasabasından çıkan, Nuh Nebi’den kalma, yaysız, köhne bir araba”da Yegoruşka adındaki bir oğlan çocuğu oturur.Yoksulluk dökülür öyküden, kavrukluk, kahır… Bozkır her yerde bozkırdır yani… Ama Çehov buralı bir hikayeci değildir neticede ve başka türlü anlatır bu “kahrı”. Yegoruşka, okuyabilmek, ortaokula devam edebilmek için göçmek zorundadır. Bu göçün acısını bozkırın acısıyla birleştirir Çehov. Gerçekten de, bozkır acı çeker. Güneşte kavrulan kangal dikenleri, sütleğenler, dağ kenevirleri, keklik sürüleri, çekirgeler, cırcırlar, çayır çekirgeleri bu uçsuz bucaksız acıyı derinden hisseder. Çehov bozkırın acısını harf harf, kelime kelime, cümle cümle örer öyküsünde: “..zaman ilerledikçe çiğler buğulaşıp uçtu, hava donuklaştı, aldatılmış bozkır gene o hüzünlü, ölgün temmuz görünümüne büründü. Otlar pörsüdü, yaşam söndü.”
Kendi bozkırını anlatır yazar ama yine de, siz orada başka bir ülkenin, doğdunuz ülkenin bozkırını bulabilirsiniz. Bunun için büyüktür Çehov’un edebiyatı. Cem Yayınevi’nden 1997’de çıkan “Anton Çehov. Bütün Öyküler”de üçüncü öyküdür “Bozkır”. Öyküyü okurken, Çehov’un yıldızları çocukluğumda bozkırın gecelerine eşlik eden yıldızların ta kendisi işte, hani şu ekin demetleri var ya, onlar İç Anadolu’nun manzarasından hiç eksilmeyen ekin demetlerinden farksız işte diye içimden geçirdiğimi; ve gerek Rus edebiyatına gerek bizim edebiyatımıza, şiirlerimize, öykülerimize hakim hüzün duygusunun, melankolinin kaynağı bozkır olabilir mi diye kendime sorduğumu hatırlıyorum.Kavak ağaçlarının yalnızlığını düşünür Çehov. Canından bezmiş bozkır insanının ahvalini, klasik anlamda felsefeye zamanı olmayan, ama çok derin bir yaşam felsefesi ile donanmış olan bozkır insanını düşünür ve yazar.
Rusya. Bozkırın şarkıları bizdeki kadar kaderci değilse de gayet içli, kahır doludur, bunları öğreniriz Çehov’un öyküsünden.“Yegoruşka çevresine bakındı, tuhaf şarkının hangi yönden geldiğini anlayamadı. Sonra iyice kulak kabartınca, bunu otların söylediği sanısına kapıldı. Pörsümüş, yarı ölmüş otlar, söyledikleri bu sözsüz fakat acıklı, içli şarkıyla kendilerinin hiçbir suçları olmadığını, güneşin onları boşu boşuna yaktığını anlatıyor gibiydiler. Daha yaşamak istediklerini, ölmek için çok genç olduklarını, kuraklık ile yakıcı sıcak onları kurutmaya çalışmasa, daha uzun süre güzel kalabileceklerini dile getiriyorlardı.”Yalnızlığın, yoksulluğun sıkıntısını, kalburlarıyla bir şeyler eleyen köylüleri, başı kabak ayakları çıplak çocukları melodrama kaçmadan katıksız bir dille anlatır Rusya’da doğup, ciğerlerine iyi gelmesi için gittiği Almanya’da ölen bu eşsiz hikayeci. Kendi doğal yaşamları içinde oynaşan tilkiler, patileriyle yüzlerini yıkayan tavşanlar, kanatlarını düzelten akbabalar… Bozkıra yolu düşenleri kendine özgü, şaşılası bir “yeni hayat” beklemektedir. Ne tuhaftır ki, başlangıçta yoksulluk gibi görünse de, bu dayatılmış yalınlık, yalnızlık ve vahşi doğa bozkırın zenginliğinin ta kendisidir. Bozkırlı insanın derinliği de, işte hemen bakınca görülmeyen, görmek için dikkatli gözler isteyen bu örtülü zenginlikten gelir. Yegoruşka’ya yolda rastladığı arabacılardan biri, onun okumaya gittiğini öğrenince şöyle der: “Tanrı, kullarından kimine tek akıl, kimine iki, kimine de üç tane birden verir… Bunlardan biri doğarken aldığın akıl, biri okumaktan, biri de yaşarken görüp kazandığın akıl..” Bozkırlı insanın bilgeliğidir okuduğumuz.Çehov bozkırı zenginliğini görmeye çağırır okuru. “Güzelliğinin görkeminde, doğanın bu coşkulu mutluluğunda bozkırın gene de bir şeylerin özlemini çektiğini, bir tedirginlik duyduğunu hissedersiniz. Bozkır, …sanki zenginliği, ilham gücü kimsenin işine yaramadığı, kimse şarkılarda bu niteliklerini yüceltmediği için kendini boş yere harcadığına inanmaktadır. Böceklerin canlı curcunası arasında onun özlemle yana umutsuz çağrısını işitirsiniz, ‘Bir ozan, ne olur bir ozan!’ diye seslenir gibidir.” Çehov’un bozkırını onunla paylaşırken, ben de çocukluğuma dönüyor, Anadolu’nun bozkırını duyar gibi oluyorum: “Birileri ne olur… Beni, ülkenin ortasındaki muazzam boşluğu anlatacak birileri!” der gibidir buralı bozkır, bizim bozkırımız.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.