Kadınlar, Arabalar ve Peride Celal

Kadının kendisine sunulan küçük dünyaya, onu mutfağa, eve anneliğe hapseden bildik rollere, kendisine biçilen kalıplara karşı çıktığı uzun soluklu bir düş gibidir Peride Celal’in aslında öykünün sınırlarını aşan hikâyesi Jaguar.

Evden dışarıya, erkeğin doğal alanına, onların kurallarınca biçimlenen, otoritelerini gözleriyle kurdukları sokağa taşan bir öyküdür. Araba delisi, alışılmadık bir kızın öyküsü.
Nedir alışıldık olan? Küçük kızların takıp takıştırarak, çocuk pışpışlayarak, evcilik oynayarak, erkek çocukların ise arabaları, söküp takılabilir robatları, futbol toplarını, kılıç kuşanmayı, silahı, merkeze alarak büyümeleri mi? Jaguar’da Peride Celal bebeklerle değil arabalarla oynamayı tercih eden, dolayısıyla en temel taşları yerinden oynatan küçük bir kız çocuğu olarak çıkar karşımıza.

Araba markaları, gıcır gıcır Mercedesler, keskin bir fren gıcırtısı, kamyonların dev homurtuları, kaportalar, çelik pırıltısı… Hayli erkeksi, arabalarının üstüne titreyen, kaportanın başında karbüratörü, aküyü kurcalayan araba tutkunu erkekleri, James Dean’leri, Marlon Brandoları hatırlatan hayli maço bir dünyadır yazarın kurduğu.
Peride Celal, öykünün “Kız” olarak anılan genç kadın kahramanı aracılığıyla arabalarla neredeyse şehevi bir ilişki kurmuştur. Cinsel imalarla doludur metin.
Kahramanımız cumbalı bir evin penceresine oturup bebeğini emzirmekten, onları belli ki evvelden beri aldatan kocalarının yolunu beklemekten başka rüyaları olmayan komşularıyla, hayalini süsleyen arabaları konuşur da konuşur. Bir Jaguar’la evlenmektir onun düşü. Hatta arabası olmadığı için burun kıvırdığı muhtarın oğluyla bir arabayla sevişme fikrini bile paylaşır.
“Binersin istediğin zaman, bastın mı gaza git dilediğin yere…. Frenler de senin elinde, saçı sakalı yok, bakışı pis değil, gıcır gıcır. Ekmek istemez, yemek istemez… Zahmeti ne yavrunun? Erkek milleti gibi alta alması da yok. Sen her zaman üsttesin, ensesindesin. Kır boynunu istediğin yere…”
Kimdir Peride Celal’in kaleminden çıkan, koşullarından hoşnutsuz, gözünü fiyakalı arabalara, arabaların götüreceği gizemli uzak dünyalara, ona yasak hazlara dikmiş bu kadın? “Erkek milleti” gibi olmaya özenen, toplumun önerdiği rolleri reddeden yeni kadın mı? Yaşadığı Doğulu topluma, bu toplumun kadını sıkıştırdığı köşelere, özne olmaya çalışan kadına karşı gösterilen direnci alt etmeye çalışan, yabancı arabalara özlem duyan, Batı hayranı bir kadın mı?

Bir arabayı özlemek neyi özlemektir aslında? Arabanın çağrıştırdıklarını, hızı, sürati, zenginliği, bağımsızlığı, özgürlüğü, kimseye tabi olmadan yaşamayı mı arzulamaktır? Sistemin dışında değil içinde, kıyıda değil merkezde bulunmayı; yalnız başkaları için değil kendi için de var olan, iradesinin, arzularının farkında bir ben olmayı özlemek, nefes almanın, hayatı idame ettirmenin ötesinde var olmayı talep etmek midir Jaguar’ı özlemek?
Tekerlekler dönüyor. Daha hızlı, daha becerikli; yollara, engellere meydan okuyan arabalar geçiyor tarih sahnesinden ve Jaguar öyküsünün sayfalarından. Öykünün cesur ve taşkın kahramanı henüz arabanın direksiyonuna dokunmuş değil, o arabayı sürmek gibi bir iddiası da yok. Erkekler üzerinden hayata tutunmaya çalışan, bir çıkış, yırtış arayışı içinde olan, yaşadığı yoksul hayattan kurtuluşu, varsıl bir dünyaya kapak atmayı arabalı oğlanlar üzerinden deneyen açgözlü bir kızın öyküsü Jaguar düz bir okuyuşla. Ama sonraki yıllarda kadınların arayışlarını romanlarının ana izleği yapacak Peride Celal’in cümleleri öyle düz cümleler değil. Özellikle de, şuursuzca zenginlerin dünyasına koşmayı arzulayan o kenar mahalle kızı yerini anlatıcıya bıraktığında.
“Jaguara sahip olmak dünyaya sahip olmak gibi bir şeydi. Her şey onunla başlayabilirdi.” diyor Peride Celal ve okuru ister istemez duraksatıyor.
Kışkırtıcı bir cümle. Kadınlar dünyayı isteyebilir mi? Öyle ya, yazmak dünyayı istemektir. Belki de bana Jaguar’ın kadın yazarlarımızdan okuduğum en baştan çıkartıcı öykülerden biri olduğunu düşündürten böylesi cümlelerin bolluğudur.
Öyleyse bir daha soralım. Suçluluk, vicdan azabı duymadan, mutfak ve annelik arasına sıkışmadan, aile veya yazmak biçiminde çatallanan yollardan birini seçmeden kadınlar kendini yazmaya adayabilir mi?
Yurt dışında yaşadığım yıllarda televizyon için hazırlanan bir Thomas Mann belgeseli seyretmiştim. Thomas Mann’ın eşi, Nobel ödüllü bu yazarın yaratıcı dünyasına katkılarını anlatırken, onu ilham perilerinin geldiği saatlerde nasıl kolladığını, Thomas Mann odasına kapanıp yazarken gelen tüm aramaları “Özür dilerim. Eşim şu an yazıyor,” cümlesiyle nasıl savuşturduğunu anlatıyordu. Bu ayrıcalığın kadınlara tanınıp tanınmadığı, cevap eğer hayırsa yazmak için gereksinen mutlak sessizliği kadınların nasıl sağlayacağı sorusuyla meşguldü zihnim Thomas Mann’ın karısını dinlerken.
Yazmak böyledir çünkü mutlak sessizliktir, kendi içine kapanmaktır, bu sessizlik saatlerinde içimizde kıpırdanmaya başlayan çocuğun tekmelerini dinlemektir
Yazmak bir illettir, karasevda gibi bir hastalıktır, yazmak delirmektir, apayrı uçlarda yaşayan şizofrenler gibi başka başka karakterlere bürünmektir. Sabah erkenden mükellef bir kahvaltıyla güne başlamayı, sonra şehrin sokaklarında yürüyüşe çıkmayı, can çekişen dünyanın gidişatından haberler veren gazeteleri şöyle bir karıştırmayı, önce sosyalleşmeyi, ufkumuzu genişletmeyi ve yaratma zamanı gelince duvarları çekip yazmanın koşullarının oluşmasını beklemeyi talep etmektir. Ama terazinin kefelerinin dengeye gelmesi için bu da yetmez. Dünyayı istemeye yeltendiği için birileri onu, kadını, pohpohlamalı, gölgesinde kalıp Wirginia Woolf’un deyişiyle, kadınların yüzyıllardır erkekler için yaptığı büyüteç işlevini canı gönülden yerine getirmelidir.
Hatırlayalım. “Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü bir ayna görevini yerine getirmişlerdir,” diyor Woolf bir oda ve yeterli parayı yazmanın olmazsa olmazları olarak saptadığı kitabında.
Jaguar öyküsünün kahramanıyla, anlatıcı sesin sahibi Peride Celal, Woolf’la hemfikir gibiler.
Evinin önünden geçen Jaguar marka araba, öykü kahramanı için eril bir dünyanın, konakların villaların, kurallarını erkeklerin koyduğu para dünyasının kapılarını açacak anahtardır. Satır aralarında başka bir dünyayı istediğini söyleyen Peride Celal ise, ulaşamadığı bir adayı tarif etmektedir sanki, erişemediği bir mutluluk adasını. Her şeyi isteyebileceğimiz bir adadır orası. Belki de, kadın yazar olarak, kurtların soluğunu her an ensesinde hissedeceği edebiyat dünyasının kapısını zorlar o siyah Jaguarla Peride Celal.

Bir an, bir an için herşey iyi gidecek gibidir. Jaguar kendi ayağıyla gelir kızın mahallesine, arabasının hareret yapan motoruna su istemektedir yakışıklı oğlan. Kız arabanın içini gözleriyle yer bitirir, koltukları kırmızı deridendir, of ki of, direksiyonu fildişinden dökülmüşe benzer. Önde bütün panel, düğmeler şıkır şıkır parlar elmas gibi. Demek, oluyor diye düşünürsünüz, dünya onun oluyor.
Ama Jaguar öyküsünün kreşendosu hayal kırıklığıdır. Pencerelerden sokağa dökülüveren iç çekişleri, ahlar, bir çırpıda gerçekleşeciğini sandığımız rüya, kahramanın Jaguar özlemi, sayfalar boyunca şişirilen balon birden söner. Av başarısızdır, Jaguar’ın sürücüsü, parlak beyaz dişli o oğlan, patronunun arabasıyla kendisinin olmayan bir dünyayı sunmuştur açgözlü kızımıza. Aldatmıştır onu, gerçek ortaya çıktığında itilir kakılır kız da oğlan da; şıfrıntı olur adı. Patron bağırır: “Dua et seni de bu şıfrıntıyı da polise vermiyorum.” Kız söylenir: Ulan… Ulan… Ulan!.. Ben şıfrıntı değilim ama sen kütüğün birisin.”
Gerçi Peride Celal öyküsünün sonunda düzenbaz oğlanı gene de sevdirtir kahramanına, hiçbir Jaguarın onun gibi gülemeyeceğini düşünür araba sevdalısı kızımız.

Ancak ağzımızda kalan tad hüsrandır.
Bir Jaguar istemek, yazmayı istemek, kadının bedeninden, arzusundan, o bedenin içindeki fırtınalardan, kadınlık hallerinden, hele de Türkiye’de, hele hele öykünün yazıldığı tarihlerde, yetmişlerin sonunda söz etmek kolay değildir çünkü.
Kendini gerçekleştirmek isteyen kadının bölünmüşlüğüne, çektiği acılara mı denk düşer Jaguar’ın kreşondosunda tanık olduğumuz burukluk?
Dünya ya da aile. Çocuk veya kitap.
Ün ve yalnızlık.
Hala zor, o her şeyi isteyen kadın olmak. Hala kolay değil hem kadın olup hem arsızca, utanmadan dünyaya başkaldırmak, kalemle dünyaya kocaman bir tekme atmaya cesaret edebilmek; farklılığının bilincinde ve bu farkı, kadının coşkusunu, cinselliğini, söylemini erilleştirmeden, sular seller gibi korkmadan, okura sunabilmek.

Peride Celal’in kaleminden çıkan eserlerde araba motifi sadece Jaguarla sınırlı değil. “Bir Hanımefendinin Ölümü”nde örneğin, öykünün intihar ederek yaşamına son veren, “bu dünya bana göre değil, bu insanlar hiç değil, hiç değil” cümleleriyle tanıdığımız yaşlı kahramanının hayatında da Şevrole marka bir araba yanar ve söner. Tarabya’ya dondurma yemeye, Sarıyer’e çay içip börek ziyafeti çekmeye gittikleri, hanfendinin elinde ipek eldivenleri, kucağında kocaman kapkara timsah derisi çantasıyla şoförün yanına, ön koltuğa oturduğu ve onun ölümünden sonra şoförünün göz koyduğu arabadır bu.
“Hanımefendi’nin eski arabasını ucuza ele geçirmekti bütün isteği… Yüz yıllık, her yanı dökülen eski bir Şevrole. Motorun sağlam olduğunu, küçük bir tamir, boyayla arabanın geline döneceğini biliyor, kurnazca bilmezlikten geliyordu. Kocakarının az kahrını çekmemişti.”
Sanki yazarın arabalarla bir sorunu vardır. Bir mutluluk sorunu. Kadınların arayışlarının yanlış nesnesi gibidir araba, mutsuzluklarının dışavurumu. Peki buradan yola çıkarak, Jaguar öyküsünün sonunda kahramanına yaşattığı hayal kırıklığıyla Peride Celal’in, arabalar üzerinden kurulan ve arabaların çağrıştırdığı o rüyanın yanlış demiyelim ama tercih edilmemesi gereken bir rüya olduğunu biz kadınlar adına savunduğunu söylemek mümkün mü?

Evet arabalar.. Hoyrat bir dünyadır arabaların çağrıştırdığı. Sevgisiz kadınlara araba hediye edilir. Ayrıca, karşı cinsin arabayı kontrolü, bindiği taşıtı sürüşü, kendiğilindendir, çok doğaldır, erkekler direksiyonla doğmuş gibidir, kadın ise kontak anahtarını çevirdiği her defasında sınava gireceğini hissettiği için tedirgindir, endişelidir. Yine de günümüzde türbanlısı, başı açığı, genci yaşlısı, varsılı yoksulu katılıyor artık trafik kaosuna. Kadın arabasıyla sevişmiyor belki ama parasını ödediği Japon, Alman, Amerikan arabalarıyla o da katılıyor savaşa.
İyi de istediğimiz dünya bu mu? “Erkek beyni trafikte mağara adamı gibi” diyor Milliyet’in 22 Nisan tarihli manşeti. Erkek sürücülerin trafikteki saldırganlıklarının arka planında onların binlerce yıl öncesinden, mağara döneminden kalma izler taşıması olduğunu iddia ediliyor haberde. Saldırgan erkeklerle dolup taşan, çölleşen, demir yığınına, hurda yığınına dönüşen bir dünya. Kendi dünyasını kitapları, öyküleriyle bize açan Peride Celal’in de son kertede söylemek istediği bu olabilir mi: Jaguar isteyen kahramanının yaşadığı düş kırıklığının ötesinde, arabanın bizzat hayal kırıklığının ta kendisi olduğu.

Başka bir dünya düşleyebilir miyiz? Biz kadınlar, yazan kadınlar, yaşadığımız hayal kırıklıklarından ders alarak düşlediğimiz dünyayı kaleme alabilir miyiz?
Ben rüyamı, bundan birkaç yıl önce sadece su yolundan ulaşılan bir İtalyan şehrinde, Venedik’te bulmuştum. Tarif etmek gerekirse arabasız bir dünyaydı bu. Şehri birbirine bağlayan köprülerde sadece topuk seslerinin yankılandığı bir dünya. Egsozun sıfır olduğu, trafiğin getirdiği hoyratlığın, stresin minimuma indiği, kadınların trafikte sınanmadığı bir evren.
Arabaların sebep olduğu hızın, kaygıların, endişenin olmadığı bir dünya.
Ama ne acıdır ki gene burası teknolojinin, modernitenin bedelini ilk ödeyecek yerlerdendi. Sahip olmak istediğimiz dünya değişiyordu çünkü. Buzullar yavaş yavaş erir, iklimler değişirken Venedik’te de sular usul usul yükseliyordu. Silahlarıyla, savaşlarıyla, fabrikalarıyla bize, kadınlara yabancı ama kadınları kullanarak yaratılan bir medeniyet, sahip olmak istediğimiz o dünya, sular altında kalıyordu.
Şimdi… Bizler böyle bir farkındalığı henüz reddetsek de, bundan böyle ortaya koyacağımız her etkinlik, yazacağımız her sayfa yaklaşan tufanın gölgesinde gerçekleşiyor. Onun için, yaratan, doğuran, yaratmanın sancısını her alanda yaşayan kadınlar olarak dünyayı istiyoruz ama suça ortak olmadan diyebilmeliyiz. Talep ettiğimiz dünyayı, yeni sözcüklerle, yeni öykülerle, kadın şefkatiyle kurgulamak için hâlâ zamanımız olduğuna inanmak istiyorum ben.
“O da sevdalıydı, bir güzelim Jaguar’a” diyor öykünün anlatıcısı. Ben ise yine Peride Celal’den yola çıkarak gözlerimizi açıp gördüğümüz bu dünyaya, yeryüzüne sevdalanmayı öneriyorum. Yağmur olup tepemize düşebilecek bulutlara, yok olan ormanlara, yok olan bozkır kartalına, yeryüzünden silinip gitmemek için Akdeniz’in falezlerine tutunmuş son birkaç çiçeğe, Akdeniz foklarına, kelaynak kuşlarına, baharda balkonumuza konan kumrulara, bu dünyadan gelip geçen her cana…
Sevgi doğurgandır çünkü yaratıcıdır, yeni bir dünyayı ancak sevgiyle yaratabiliriz.

Erkekleri onların arabalarıyla alt eden Peride Celal’e sevgiyle…

*Pen Kadın Yazarlar Komitesi’nin “Edebiyattan Hayata: Peride Celal’le Dönüşmek” etkinliği kapsamında sunulmuş ve Özgür Edebiyat Temmuz-Ağustos 2008 sayısında basılmıştır.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.