Sait Faik, Tüneldeki Çocuk

Tünel’deki çocuk. İstanbulluları mıknatıs gibi çeken İstiklal Caddesi’ne çıktıkça, aşağı inişlerde yolu kısaltmak için Tünel’in nem kokan binasına girdikçe ve  gazetecilik yıllarının ardından ilk romanım Jilet Sinan’ı yazarken hep eşlik etti gölgesiyle.Siyah ve pis eller. Dünyaya merakla bakan kahverengi masum gözler. Gözlerin akından okunan hayret. Tünel’e ilk kez binmenin o saf sevinci. Öylesine nakşoldu ki zihnime, ayakkabısız, derbeder ve hayretle Beyoğlu’nu seyreden bu esmer çocuk, oralara indikçe aradım Sait Faik’in kaleminden çıkma bu yüzü.

Niye severiz Sait Faik’in öykülerini?
Onun hikayelerinde hayat mücadelesi veren, hayatın içinden, insanlara, şarapçılara, kızını berberin yanına çırak veren cesur babalara, namuslu, namussuz, iyi yürekli kötü yürekli ama net, derdi hava atmak değil yaşamak olan insanlara rastladığımız için severiz Sait Faik öykülerini.
Sait Faik hayata dair başkalarının sahip olmadığı bir içbilgisiyle donandığı, hayatı o bilginin süzgecinden geçirerek çok çarpıcı bir biçimde anlatabildiği, hayatın şiirini duyabilen, kırılgan, ve bütün  bu kırılganlığı, şiiri, şiiri yok eden şiddeti, yeryüzünün şiddetini inandırıcı bir dille anlatabildiği için severiz büyük ustanın öykülerini?
İnsan olmak kolay değildir. Tanrı hiçbirimize gül bahçesi vaad etmemiştir ve Türk hikayeciliğinin en önemli adlarından Sait Faik allamadan pullamadan dile getirir bu gerçeği. Yaşadıklarından yola çıkarak.  Merdini de namerdini de, zenginini de fakirini de tanımıştır girip çıktığı çevrelerde. Ve onun kalbi kaybedenlerden yanadır. Sadece yaşamak yetmez. İnsanın bütün dünyayı içine sokacak kadar büyük bir kalbi olmalıdır, Sait Faik’inki kalbi gibi bir kalp, böyle sıcak, böyle hemen her kesitten insanı yakalayan hikayeler yazabilecek. Yaklaşık on yıl önce, televizyon gazeteciliği ile henüz bağlarımın kopmadığı yıllarda, bir Sait Faik belgeseli yapmak niyetiyle yollar düşmüş, adadaki müzeyi gezmiş, Darüşşafaka Vakfı üzerinden yazarın amcaoğlu Raşid Abasıyanık’ı bulmuş, ondan ve adadaki son tanıklardan yazara dair hikayeler dinlemiştim. O araştırmalar bir belgesele dönüşmedi ama tuttuğum notları kısaca da olsa, sizinle burada paylaşabilirim. “Soğuk poyrazın insanın içini titrettiği bir kış günü ya da sıcakların bastırıp İstanbul’dakilerin sayfiyelere kaçtığı yaz aylarında Burgaz adasında dolaşmaya çıkarsanız, adadaki kilisenin karşısında, “Sait Faik Müzesi’ne gider”, tabelasını görürsünüz. Annesi öldükten sonra müze haline getirilen beyaz köşkte yazarın çalışma köşesi, Fransa’ya giderken aldığı, “İşi” hanesinde “yok” ibaresi bulunan pasaportu, rutubetten lime lime olmuş Mark Twain Derneği Onur Ödülü, eski Türkçe el yazmaları, birkaç fotoğraf vs bulunmaktadır. Ama Sait Faik, daha çok bu evin dışında, adanın toprağında, ağaçlarında, berber dükkanında, güzel bahar sabahlarında, balıkçılarında, topal martılarında, Kalpazankaya’daki gün batımlarında yaşamaktadır.Hikâye Hasan. 1950’den 1954’e adada Saik Faik’le arkadaşlık eden Hikâye Hasan onun insan canlısı, esprili ve “kravatlılardan” hoşlanmayan bir adam olduğunu anlatıyor. Ve Hayırsız adasına gidip en sevdikleri balık olan mercan avlayışlarını. “Kürek çekerek giderdik, o zaman motor yoktu, rüzgar çıkar üç gün dönemezdik, adadaki mağarada kalırdık” diyor.Sait Faik’in o vahşi bakışlarını soruyorum ona. “Evet, uyandığında kan çanağı gibi olurlardı. Bütün gece çalışmaktan. Ne zaman önünden geçsek yatağının başucundaki lambası yanıyor olurdu” diye aktarıyor.Adalıların anlattığı Sait Faik’le İstanbullularınki çok farklı birbirinden. Yazar dostları onun yalnızlığından dem vuruyorlar hep, hüznünden. Oysa adaya döndüğünde yalnız değildir Sait Faik. Bulgar sütçü Pandeli’nin dükkanında arkadaşlarıyla kafayı çekerken halinden memnundur o; bir balıkçı gibi yaşamayı, her daim yanında taşıdığı sarı defteri ve kurşunkalemiyle hikayeler yazmayı, şarabı ve güneşi sever. Ama hikâyelerini bastırmak, meyhanelerde kafayı çekmek, yazılarına malzeme toplamak için İstanbul’a da iner. O zaman Yaşar Kemal’in anlattığı gibi akşamüstleri Tünel’den Taksim’e giden yolun iyice sol tarafından yürür, ütüsüz pantolonu ve kederli yüzüyle. Sait Faik’in İstanbul röportajları, balık pazarını, Haydarpaşa’yı anlattığı hikâyeleri Hemingway’in röportajlarını aratmaz, hatta dili daha renkli daha kıvraktır.
Onun modern edebiyata katkılarını ödüllendirmek için 1953’te Mark Twain derneği onur ödülü verir. Robert Koleji’nde bir konuşma  yapması gerekmektedir yazarın. Adadakilere sıkıldığını söyler ama yine de gider. Üstünde, Hikâye Hasan’la beraber Mısır Çarşısı’ndan aldığı kadife pantolunu ve parkası vardır. Yani pejmurdedir Hikâye Hasan’ın tabiriyle. Kapıdan içeriye baktığında ürker Sait Faik ve geldiği gibi geri döner. “O burjuvaları sevmezdi” diyor Hikâye Hasan. “Ama insanları içten severdi, sevdiğine de seni seviyorum demezdi, hikâyelerinde yazardı.”
Sait Faik’i anlatabilecek insanlar yavaş yavaş kayboluyorlar. Amcasının oğlu Raşid Abasıyanık ve amcasının kızı Melike Kurtiş, evlerinde büyüyen Ülker Abasıyanık Otman, bakkal Orhan, onu anlatabilecek üç beş kişiden bazıları.Son tanıklar da yitip gitmeden onu anlatabilmek dileğiyle…”
Böyle yazmışım. Şimdi, kaldığımız yerden devam edelim.Niye severiz Sait Faik Abasıyanık’ın öykülerini? Onun öyküleri temiz değil basbayağı kirli köşelere sokulduğu, sıradan insanların dağınık yaşamlarını anlattığı ve yine yazarını aratmayacak bir alçakgönüllülükte oldukları için bence. Fethi Naci yazarın o zamana kadar hikâyeyi bağlayan kimi kayıtları, kuralları atıp “özgür hikâye” denebilecek yeni bir hikâye dili yaratmasını, üstelik bunu kendinden önce gelen hiçbir hikâyeciden yararlanmadan gerçekleştirmesini, içindeki “yaratıcı güce”, “Batı edebiyatı ile beslenmiş bir beğeni”ye bağlar.* Sait Faik’in o coşkulu, o şiirli dili son kitaplarından “Alemdağ’da Var Bir Yılan”da iyice belirgindir.“Birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgar girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.Sonra… Kar yağmaya başladı. Kütüphanenin camı buz tutmaya başladı. Ampülün ışığı buza girip çıktı. Üşüyerek yine tavandaki şişesine girdi. Elbiselerimin cepleri buzdan kaskatı kesilmişti. Soba harıl harıl yanıyordu. Sobanın üstünde buzlar eriyordu. Demin yanımda olan şimdi yandaki odaya geçmişti.”
Anlatılanlar, okuduklarım Sait Faik’in sırlarla dolu bir insan olduğuna işaret ediyor. Onun sırlarından biri de cinsel kimliği. Ancak öyle görünüyor ki, yaşadığı adanın bakir topraklarında bu sır önemsizleşiyor, Sait Faik kendi oluyordu.
Adadan uzaklaşmak, İstanbul’a gelmek öte yandan pek makbul değildir yazar için. Saklamaz, alın İstanbul’unuz sizin olsun, dercesine anlatır bunu: “Günlerden Pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı.Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirki şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günlerde köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur, molozludur… Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır.”Ama İstanbul çeker onu, biraz da bu çirkinliktir yazarı baştan çıkartan çağıran, gider gitmez pişman eden.  İstanbul’la ada arasında gider gelir, gelir gider ve bu gelgitler, şehrin mahalleleri, adlarını sevdiği mahalleleri, Elmadağ mesela,  tövbekar yankesicilere, yeni hastaneden çıkmış eroin hastalarına, kızlarına kodoşluk yapan analara rastladığ Dolapdere, yazdırır da yazdırır onu. Hikâye gelmedi mi aklına, tutar hikayenin peşinden gider.  Kadiköy’den ada vapuruna binecekken, bakar iskelede tahtadan bir valizle iki kadın bir erkek, ilgisini çektiği için tutar o da Haydarpaşa’ya bilet ister.
Neden severiz Sait Faik öykülerini? İçimizdeki serüven merakına denk düştüğü için mi? Hişt hişt diye nerden geldiği bilinmeyen bir ses duyduğumuz için mi? “Nerden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nerden gelirse gelsin!.. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena” der. Onun bakir ruhudur bu sesi arayan… Gözlerinde pırıldayan vahşilikte, öykülerindeki özgünlükte de gizlidir bu bakir ruh.
“Senelerden beri yapmadığm şeyi yaptım, süt içtim” diyor, Sait Faik  “Mahalle Kahvesi, Havada Bulut” kitabındaki “Süt” öyküsünde. Senelerden beri yapmadığınız bir şeyi yapın. Sait Faik okuyun, sonra “Ah iki bardak süt sen bana neler ettin” diyen yazar gibi, yeni bir dünyaya adım atmanın korkusu, heyecanı ürpertisi ile, Sirkeci’den jeton alıp bir ada vapuruna binin, hele de poyraz esiyorsa ve poyrazda İstanbul üşüyorsa “Ah iki Sait Faik öyküsü sen bana neler ettin” diye tatlı tatlı söylenerek, “çirkin şehre, “geceleri kusmuklu” şehre bir de öte taraftan bakın. Sonra insan edebi olmaya çalışmadan nasıl böyle şiirli ve edebi bir dile sahip olabilir, siz de merak edin.
*Fethi Naci, Sait Faik’in Hikayeciliği, Yapı Kredi yayınları

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.