Vites Attıran Öyküler

Öykü yazmak, yüzlerce sayfaya yayılmadan bir dünya oluşturmak kolay zenaat değildir. Kimler var öykü deyince aklımıza bir çırpıda geliveren? Füruzan, Tomris Uyar, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Murathan Mungan, Sema Kaygusuz…

Kendi dilini bulmuş, bütünlüklü ve okuru kapsayan bir anlatıyı başkalarında karşımıza çıkmayacak imgelerle, izleklerle ve özel bir kıvamla edebiyat coğrafyasına yerleştirmiş kalemler. Türk öykücülüğü denince anmadan geçemeyeceğim bir yazar daha vardır benim için, Cemil Kavukçu. Başkasının Rüyaları, Yalnız Uyuyanlar İçin, Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak… Türkiye’nin en has öykücülerindendir o ve “Uzak Noktalara Doğru” adlı kitabının kütüphanemdeki yeri ayrıdır. İnsanın içalemine dalan, içimizdeki ağaçları, ruhun gölgelerini anlatan, toplam on iki öyküden oluşan bir kitaptır bu. İnsanın ne denli karmaşık, çözümü zor ve karanlık bir ormana dalmadan anlatılmasının olanaksız olduğunu hatırlarız onun öykülerini okurken. Laf ebeliği yapmadan anlatır Kavukçu. Çok değerli bir özelliktir bu. Hele de günümüzde. Hele de bir sürü “yazar” oradan buradan devşirdiği sıfatlarla, zorlama tasvirlerle paragraflar ve sayfalar doldururken. Gitmeye kodlanmış, göç etmeye, yerleşemeyen, yerleşiklikten huzursuzluk duyan, evliyse bile evin içinde yabancı gibi dolaşan, bağlanamayan, böyle sıkıntılı bir erkek ruhu Cemil Kavukçu’nun  öykülerinde dolaşır durur.  Dünyayla iletişimini bir nevi  koparmış bu içli, kırılgan ve yitik ruhun referansı uzak noktalardır.“Şimdi yalnızım… Kimselerden gizlenmeme gerek yok artık. Ne yana yürüyeceğim belirsiz şu an. Ağır ağır ormanın içlerine doğru yürüdüm. Geçmiş yılların yaprak ölüleri bir halı gibi kaplamış toprağı. Her adımda hafifçe çöküyor… Bir kent ve bir yaşam çok uzaklarda artık. Ormanın içlerine doğru çekildiğim her adımda her şey uzaklaşıyor benden, ama ben kendime daha çok yaklaşıyorum.” (1)Cemil Kavukçu’nun ormanındaki bütün öyküler güzeldir. Benim favorilerim ise Uzak Noktalara Doğru’daki iki öykü; “vites atmak” deyimine takmış, hayattan vites atılıp atılamayacağını soruşturan “Ormanın İçlerine Doğru” ile daha gizemli öykülerinden “Ben Poyraz”.
Uzak noktalarda arar kendi gerçeğini 1951 doğumlu ve Türk edebiyatına her biri diğerinden daha derin, daha ince öyküler hediye etmiş olan yazarımız. Onun diğer kitaplarını da şöyle bir gözümüzün önünden geçirdiğimizde, yalnız ama dünyayı düşünen bir adamın düşleridir hemen bütün öyküleri. Yalnız ve yitirdiğini anlayan bir insanın. Yazarın “Ben Poyraz” adlı öyküsünden alıntılarsak:“Onu neden arıyorsun, dedi.Yitirdiğimi anladığım için arıyorum, benim için önemli bu. Yitiren insanların yüzlerinde yaşamın çözülememiş gizlerinden biri oluşuyor, çünkü bu hızla değişip prizmanın öbür yüzünü görüyorlar. Kişinin kendi olma sınavının en zor basamakları.”

Fethi Naci’nin, elini neye değdirse öykü oluyor dediği Cemil Kavukçu’nun öyküleri, onun kendi olma sınavında çıktığı zor basamaklardır. Türkçenin o güzel sokaklarında gezinen öykücümüz kişinin ne kadar kendi olabileceğini, bunun sınırlarını araştırır. Ne kadar kendisi veya ne kadar anasının babasının yansıması olduğunu, ne kadar dinlediği müziklerin, okuduğu kitapların, ayak bastığı yerlerin, yani yaşanmışlıkların toplamı olduğunu.
Öykülerindeki kahramanlar gibi yalnızdır Cemil Kavukçu. Birlikte katıldığımız Çanakkale Öykü Günleri etkinliğindeki sohbetlerimiz de teyid eder bunu. İnanılmaz alçakgönüllü, inanılmaz ürkek ve kalabalıkların içinde bile yalnız ama bir o kadar da insan canlısıdır Cemil Kavukçu.Bir köşeye çekilip, o mutena köşeden hayatın tüm kıpırtılarını, yaşanan ve yaşanamayan her şeyi, çığlıkları, suskunlukları, gölgeleri, ağaçların ağaçlarla konuşmalarını, ruhun başka bir ruhla temasını, geçişmeleri, söylenemeyenleri uzaktan izleyen ve aklına not eden, kalbine not düşen biridir bende yer ettiği kadarıyla. Evet, o da kalbiyle yazan öykücülerden. Zordur insanın kalemini kalbine banarak yazması. Bedeli ağırdır. Yalnızlıktır, duvarlara çarpmaktır, kalbin teklemesidir, erken yaşlanmaktır, çok büyük bir kalabalığın içinde adımlarını şaşırarak, onlara ayak uyduramayarak, belki arkalarından koşturarak ve bir noktada her şeyden, herkesten kopup dünyaya uzaktan bakarak yaşamak ve yazmaktır.
Kalbin dilidir Cemil Kavukçu’nun dili… Mış gibi anlatamaz hikayesini, sanki başka biriymiş gibi yani. Daha bohem, daha deli, ya da aklıbaşında, Mozart dinleyen, içmediği içkilere, bilmediği bir hayata  öykünen biri gibi yazamaz. Onun öykülerini böyle okunası, böyle kıymetli yapan çok özel, kendine has dilidir. Samimi bir dildir tarif etmek gerekirse. Akıcıdır. Hayatın içinden çıkıp gelir. Hayatın ta kendisidir. Yıkıntı Seyfi, Cemse, Burt Lancaster, Akla Ziyan Seraplar görmek isteyen borucu Doni. Serseri ruhlu kahramanlar ve onların mis gibi, gevrek simit gibi, buram buram yaşam kokan, Türkçe kokan dilleri.“Kıyıdaki kayalara oturmuş bira içiyoruz. Ama üçümüzün de bundan pek hoşnut olduğu söylenemez; çünkü sık sık belimize dek suya girerek – bunun da bir sırası var, önce İbo Abim (en yaşlımız o), sonra Eran (adı Erhan, ama biz aramızda ‘h’ harfini çoktan yutmuştuk), ardından ben; belli bir zaman sonra yine İbo Abim, yine Eran, yine ben sözde yüzecekmişiz gibi yaparak, bu arada avuçlarımıza su alıp göğsümüze, kollarımıza, omuzlarımıza ve ensemize sürerken denize işiyoruz.” (2)
Nereye gitmek ister İnegöl doğumlu yazarın gezginliğe teşne kahramanları derseniz, hedef hiç önemli değildir. Aslında, önemli olan gitmek, düş görmek, düşsüz kalmamaktır. Düşsüz kalmaktan ölüm kadar korkar Cemil Kavukçu. Onun dili de bir çocuğun düşleri gibi saf ve uçsuz bucaksızdır. Ormanda oturup babasını hatırlar bu saf çocuk. Babasının kamyonun kasasına tomruk değil mahalelliyi doldurup pikniğe götürdüğü o unutulmaz günü, ormanın sessizliğini keşfeden bir çocuğu, çocuğun haylazlıklarını, ta geçmişte kalan ama unutulmayan düş kırıklıklarını hatırlar. Babasının kamyonunu kullanmaya kalkan oğlanın yediği iki kallavi tokadı da elbette.
Yazdığı öykülere, içindeki öykücü sese önem verirken, bir yandan da, fazla kasıntı, kendini fazla önemseyen, yapıntı bir ciddilikle kahvelerde kasım kasım kasılan aydınların tepesine ağır bir Cemil Kavukçu servisi indirmeyi de ihmal etmez: “Piposunu, cinsel organını yumurtalıklarından kavramış gibi tutan ve ucuyla da ak düşmüş sakallarını ağır ağır kaşıyan biri, azizim, diyecekti, tam öykülük bir konu bu; neden yazmıyorsunuz?”
Cemil Kavukçu’yu “bakışlarını evinin bahçesine  yönelten bir yazar” olarak tanımlıyor onun hakkında tez hazırlamış olan Bilkent yükseklisans öğrencisi Hivren Demir ve şöyle devam ediyor. “Türk edebiyatında kısa öykü yazarlarının bakışlarını gözlerinin görebileceği yaşam alanlarına çevirdikleri ölçüde okurla sıcak ilişkiler kurduklarını söyleyebiliriz. Cemil Kavukçu da bakışlarını evini bahçesine yönelten bir yazar olarak gördüklerini, kentin ve taşranın insanını yazmıştır.”(3)
Taşra… Taşrayı nereye giderse gitsin cebinde taşıyor Kavukçu. Şehri anlatırken de ormanı anlatırken de kendini anlatırken de taşra, taşra insanı, taşra insanının sınırları, yeknesak hayatı, özlemleri geliyor yerleşiyor  hikâyenin ortasına. Çocukluğun bulanık resimleri, o resimlerde kalmış taşra kahveleri, babanın başından hiç çıkarmadığı kasketi.Taşra demişken “Yosun Tuttu Gözlerim” öyküsünde bir tepede oturup  çocukluklarının geçtiği kasabayı izleyen kahramanları anımsayalım. Bu satırların yazarı da, ilk öykü kitabı Kasaba ve Yalanlar’ı böyle hayali bir tepede oturup buruk anımsamalarla çocukluğunu ve çocukluğunun geçtiği taşrayı seyrederek yazdığı için belki de, Cemil Kavukçu’nun öykücülüğüne yakın hisseder kendini. Bir göç ülkesi olan memleketimizde,  kasaba ve kasabalılık babası memurluktan askerlikten gelen ve oradan oraya göç edip durmuş pek çok kişinin içinde saklı durduğu için, sadece bu satırların yazarı değil, çok büyük bir okur kitlesi de yakın hisseder kendini ona. Cemil Kavukçu’nun 1996 yılında Adam Öykü, dergisinin yaptığı “En beğendiğiniz genç öykücüler kimlerdir?” soruşturmasında, yüzde 50,9 ile birinci sırada yer almasının gerekçeleri bunlar olsa gerek.  Taşralı bir varoluş biçimi, sıcak dostluk bağları, ki delikanlılığa da tekabül eder bu, akar onun satırlarından.  Serseri ruhludur onun karakterleri, yıllar geçse de klasik anlamda, hepimizin bildiği biçimde büyümezler. Dayatmalardan kaçarlar; bisikletlerine binip uzaklaşırlar, evlilikten kaçarlar, aileden kaçarlar, sıkıcı ve bunaltıcı bütün bağlardan kaçarlar, kaçamasalar da kaçmanın hayalini kurarlar. “Uzak Noktalara Doğru”yu okura sevdiren ayrıntılardan biri olan ve tıpkı bir film karesi gibi benim de aklımdan çıkmayan o ifade bu bağlamda devreye girer burada: vitesten atmak.

Taşra geceleri soğuk ve yalnızdır, bu yalnızlığın ürpertisini Tezer Özlü’nün “Çocukluğun Soğuk Geceleri”nden beri çok iyi biliriz. Taşranın bunaltılı atmosferine karşı durabilmek, taşraya sığmayan bir ruhla her şeye rağmen yaşayabilmek için “Ormanın İçlerine Doğru”da Ercü’nün dillendirdiği gibi vites atmak gerekir. Ne demektir bu? Dişlinin parçası olmamak, özgür olmak, akşamları birbirinin başının etini yiyen anne-babalara dönüşmemek, terbiye olmamak, yabani kalmak demektir.“Oysa durumu benden çok daha kötü. O da şoför. Ama ne ev var, ne araba, ne karı, ne de çocuk. Bir Ercü, bir de ehliyeti. Ehliyet var, ama iş yok. Hap, esrar, içki, her yol onda; yaptığı kazaların sayısını o da bilmiyor. Bunca kötü şöhretten sonra kimse malını teslim etmek istemiyor tabii ki. Ama kahvede bir oturuşu var, dersin ki dünyalar onun…”
Nasıl yorumlarsanız yorumlayın, paraya güce, erke, yeldeğirmenlerine karşı bir duruş geliştirmek deyin, insanı sisteme bağlayan tüm bağların köküne kibrit suyu dökmek deyin, çemberin dışında kalmak, kalmak istemek, kalınamadığı için huzursuzlanmak deyin vites attıran öykülerdir onunki. “Kalkıp yanına gittim. Şu işin sırrını bana da öğret, yoksa kafayı yiyeceğim, dedim. Tek yolu var, dedi, vitesten atacaksın! Nasıl? Dedim. Eliyle vitesi boşa alıyormuş gibi bir hareket yaptı işte böyle dedi…Ercü gibi olamazdım, biliyordum, ama vitesten atabilirdim. Yarı yarıya da başardım bunu. Bunaldıkça, at vitesten, diyorum. Vitesten atıyorum, rahatlıyorum.”
Kaçış, yabancılaşmak, yalnızlık, gizem. Sonuncu tema “Ben Poyraz” adlı öyküye getiriyor bizi. Ucu açık öykülerindendir “Ben Poyraz”. Bu tür diğer öyküleri, Cemil Kavukçu’ya dair başka bir yüksek lisans çalışmasında buluyoruz. Meltem Karakoçan, Cemil Kavukçu’nun öykülerinde yapı ve tema incelemesi başlığı altında, ucu açık öyküleri şöyle  sıralıyor:* “Bıldırcın Yağmurları”, “Gelmesinler”, “Çalınamayan Gün”, “Soğuma Günleri”, “Gemide”, “En Büyük Gözler”, “Topal’ın Meyhanesi”, “Gezintiler”, “Bozgun”, “Şimdi Öldün Sen”, “Yosun Tuttu Gözlerim”, “Yalnız Uyuyanlar İçin…”(4) Onun öykülerinin yapısı da yabani doğa gibi belirsizdir. Her an pul pul upuzun bir yılan uzanabilir alt dalların birinden. Gece ansızın inebilir. “Ben Poyraz “ adlı tekne birdenbire kaybolabilir. Düş ve gerçek arasındaki gidiş gelişler, yazarın bu gelgitleri kurmak için hazırladığı kelime oyunları ilgi çekicidir. Sabahleyin uyandığında yatakta tavana bakarak konuşan anlatıcı duyduğu bir sesten söz eder. Evvelki gün limana inip inmediğini soran sese kızgınlıkla bilmiyorum dese de, az sonra söylenenlerle ilgilenmek zorundadır. Teknesinin kaybolduğunu söylemektedir ses.  Bundan sonraki gelişmeler ise Japon yazar Murakami’nin öykülerinin tadına yaklaştırır Ben Poyraz öyküsünü. Kahramanın şaşkınlıkla öğrendiği üzere, keşfe çıktığı deniz fenerindeki köpeğin adı da poyrazdır. Hatta teknesini bulduğunda  ironik bir biçimde Ben” silinmiş, “Poyraz” kalmıştır. Cemil Kavukçu’nu öyküleri hayatın kendisi gibi bulanıktır, fırtınalara, gerçeküstü, açıklanamaz olaylara, muammalara açıktır. İnsan hayatı bir ucunda doğumun bir ucunda ölümün olduğu koskoca bir mumma değil midir zaten? Yazar sezgilerini kovalayarak tam da bunu anlatır sayısız öyküde. Yabani bir ruhun kaleme aldığı öyküler Cemil Kavukçu’nunki. Türü yok olmaya yüz tutmuş kuşlardan biri olan bozkır kartalının attığı son çığlıklar gibi.

1- Ormanın İçlerine Doğru adlı öyküden, “Uzak Noktalara Doğru” Can Yayınları 1997.  2-Her Şey Boçka İçin adlı öyküden, Bilinen bir Sokakta Kaybolmak, Can Yayınları, 1999.    3-Hivren Demir, Cemil Kavukçu Öykücülüğünde Kent Taşra ve Modernlik, Bilkent Üniversitesi, 2001 Ankara. 4-Meltem Karakoçan, Cemil Kavukçu’nun Hikayeleri’nde Yapı ve Tema İncelemesi, Fırat Üniversitesi 2007.
Patika Dergisi 2011 Nisan’da yayımlanmıştır.

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.